Karadeniz | Haber Kalkandere
03 Eylül 2010 Cuma

Haber Kalkandere

Kalkandere Haber – Kalkandere ve Karadeniz Haberleri – Kültürel Bilgiler , Paylaşımlar – Kalkandere’den Dünyaya Açılan Platform

‘Karadeniz’Kategorisi için Arşiv

Zigana Dağcılara Mezar Oldu

Yazan Kader Erdem Tarih 27 Ocak 2009

Gümüşhane’nin Torul İlçesi’nde düzenlenen Kış Şenliği’ne katılan ve Trabzonlu grubun bu sabah Kadırga Yaylası’nda yürüyüşü sırasında çığ düştü.
Çığ altından çıkarılan 8 kişi öldü, 5 kişi kurtarıldı. 2 kişinin da çığ altında olduğu söyleniyor. Gümüşhane ile Trabzon’u bağlayan Zigana Geçidi’nde düzenlenen Kış Şenliği’ne katılan Trabzon Tenis Dağcılık Kayak Kulübü üyeleri bu sabah kaldıkları otelden ayrılıp Kadırga Yaylası’nda yürüyüşe çıktı. Saat 10 sıralarında dağdan aniden kopan çığ, grubun üzerine düştü.

Bir anda kendilerini can pazarında bulan gruptakilerden bazıları olaydan yara almadan kurtulurken, 8 kişi öldü, 10 kişi çığ altında kaldı.

“ACİL HELİKOPTERE İHTİYACIMIZ VAR”

DHA muhabirinin telefonla irtibat kurduğu gruptakilerden anestezi uzmanı Sevgi Gültekin, “Çığ altında kalan arkadaşlarımızdan birinin cesedini çıkardık. 10 kadar arkadaşımız çığ altında. Acele helikoptere ihtiyaç var, helikopter bekliyoruz” dedi. Anestezi Uzmanı Sevgi Gültekin, telefon görüşmesini çığ altından çıkarılan arkadaşına kalp masajı yapmak için yarıda kesmek zorunda kaldı.

“8 KİŞİYİ ÇIKARDIK”

Trabzon Tenis Dağcılık Kayak İhtisas Kulübü Derneği (TEDAK) üyesi Ural Ayar yaptığı açıklamada, Trabzon’dan 17 kişilik ekiple Zigana’ya gittiklerini belirtti.

Burada yürüyüş yaparken yaklaşık 10 kişilik grubun üzerine çığ düştüğünü ifade eden Ayar, “Çevreden gelen diğer dağcıların da 8 kişiyi çığ altından çıkardık. Hepsi hayatını kaybetti. Olay yerine gelen sağlık ekipleri arkadaşlarımıza müdahale ediyor. Hala kar altında arkadaşlarımız var” dedi.

VALİ OKUTAN: 8 KİŞİ ÖLDÜ

Trabzon Valisi Nuri Okutan, Zigana’daki çığ ile ilgili olarak, “Şu ana kadar çığ altından 8 kişi çıkarıldı. Hepsi hayatını kaybetti” dedi.

Okutan yaptığı açıklamada, Zigana’da iki grup halinde dağcıların yürüyüş yaptığını, gruplardan birinin üzerine çığ düştüğünü belirtti.

Gruptakilerden 16 kişinin çığ altında kaldığını ifade eden Okutan, “Şu ana kadar çığ altından 8 kişi çıkarıldı. hepsi hayatını kaybetti. ” dedi.

Okutan, Gümüşhane ve Trabzon’dan olay yerine giden sivil savunma, Karayolları ve diğer ilgili ekiplerin arama kurtarma çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetti.

“BİR BAKTIM ÇIĞ GELİYOR”

CNN TÜRK canlı yayınına telefonla katılan gruptakilerden Hasan Anahtar ise yürüyüş sırasında arkada kaldığını ve yukarı baktığında çığın gelişini gördüğünü anlattı. Anahtar, çığ altından çıkarılan iki arkadaşını aşağıya indirdiğini ve diğerlerini almak için yukarıya çıktığını kaydetti. Moralinin çok bozuk olduğunu belirten Anahtar, arkadaşlarının kurtulması için dua etti.

Kaynak: internethaber

26 Ocak 2009

SÜMELA

Yazan Kader Erdem Tarih 25 Aralık 2008



Trabzon’un güneyinde, Ziganalar’ın bir tepesinin yamacına yapışmış bir manastır harabesi vardır. Eteklerinde, ormanlar ile kaplı bir vadinin dibinde, Trabzon’a kadar uzanan Değirmen Deresi’nin kollarından biri akar. Halk buraya kısaca Meryem Ana der. Eski adı ise Sumela Manastırı’dır. Genellikle bu dini tesisin kuruluşunu eski tarihlere çıkarmak isterler. Bu havalinin evvelce Rum ahalisi arasında yaygın ve Trabzon hakkındaki Rumca kitaplarda tekrarlanan kuruluş efsanesine göre manastırın esası güya Theodosius devrinde kurulmuş ve altıncı yüzyılda İmparator Lustinianos devrinde kumandan Belisarios tarafından yeniden yapılmış idi. Fakat bu rivayeti kabul ettirecek hiçbir ilmi dayanağın bulunmadığı, burasını inceleyen yabancı mütehassıslar tarafından kesin olarak bildirilmiştir. Buranın başlıca gelir kaynağı olan bir Meryem Ana resminin eskiliğine ve mucizeler yarattığına halkı inandırmak böylece onun değerini büyültmek için uydurulduğu kolayca sezilen bir efsaneye göre güya bu resim, İsa’nın Havarilerinden Lukas tarafından yapılmış, Lukas’ın terekesinden Atina’ya geçmiş fakat Theodosius devrinde, dördüncü. yüzyılda resim kendiliğinden buradan ayrılmak istemiş, bir gün melekler tarafından gökte uçurularak Trabzon dağlarındaki bu kovuğa getirilip bir taşın üzerine bırakılmıştır. Tam bu sıralarda Atina’dan Trabzon’a gelen Barnabas ve Sophronios adlarında iki keşiş de bu ücra dağın ıssız yamacında bu resmi bulmuşlardır. Bu çeşit rivayet ve efsanelerin basit bir Hıristiyanlık gayreti ile yaratıldı ve mütemadiyen tekrarlanarak adeta zorla kabul ettirildiği bilinir. Böylece hakkında benzeri rivayetler çıkarılan tesisler de güya çok eski bir tarihe inmektedir. Sumela münferit bir örnek olmayıp, eş durumdaki birçok misalden sadece biridir.
Meryem (Panaghia) adına kurulan bu manastırın, Grekçe Sumela adının esasını, kara, siyah, karanlık anlamlarına gelen Melas kelimesinden aldığı söylenir. Bu, acaba bu tesisin kurulduğu vadinin ve dağın koyu renginden dolayı mı vermiştir? Bu fikirde olanlar vardır. Fakat kanaatimize göre Sumela kelimesi, buradaki Meryem ikonasının (tasviri) bir sıfatı da olabilir. Onun, ünlü tarihçi J.P. Fallmerayer’in de (1790-1861)1840 yılında buraya geldiğinde dikkatini çektiği gibi renginin koyu, hatta teşhis edilemeyecek derecede siyah oluşu bu adın esasını teşkil etmiş olması mümkündür. Gürcü resim sanatında, XII. yüzyılda sanat aleminde Siyah Madonna ismi altında tannan birtakım Meryem ikonalarının yapıldığı ve yayıldığı bilinir. Esrarlı ifadesini daha da arttırmak gayesiyle, Meryem Ana resimlerinde yüz, siyah ile boyanıyordu. Gürcistan’a bu usulün eski Hind sanatından gelmiş olabileceği de ayrıca ileri sürülmüştür. Sumela Manastırının Kafkasya’ya yakınlığı düşünülecek olursa, burada saygı gören Meryem tasvirinin, böyle bir siyah Meryem olduğuna ve manastırın, Sumela adını bundan aldığına ihtimal vermek de mümkündür. Böylece dağın da adı, manastırdan dolayı Oros Mela = Kara Dağ olmuştur.
Sumela Manastırı’na ait siyah Meryem resminin hangi döneme ait nasıl bir şey olduğunu daha fazla araştırmaya imkan yoktur. İlkona’nın eskiden çekilmiş oldukça iyi bir fotoğrafından anlaşıldığına göre bu üzerinde herhangi bir çizgi, boya daha doğrusu resme benzeyen bir unsur teşhis edilemeyen simsiyah, çatlak ayrıca da ortadan ayrılmış bir tahtadan ibaret idi. İlkona’nın çevresini belirten gümüş çerçeve ise motiflerinden ve yazılarından anlaşıldığına göre 1700 tarihine ait olup alelade bir işçilik gösteriyordu. Bu fotoğraftan edindiğimiz intibaya göre Sumela’daki Meryem ikonasının, gerçek bir Siyah (= Kara) Meryem bile olması çok şüphelidir.
Siyah Meryem’ler bilhassa Avrupa doğusuna doğru çok sayıdadır, bilhassa ziyaret yerlerinde bulunmakta ve dağlarda, yüksek yerlerde, orman içlerinde kurulan ibadet yerlerinde muhafaza edilmektedir; ayrıca bu yerlerde şifalı bir de su bulunmaktadır, nihayet Fransa’daki bu tasvirlerin bulundukları yerlere mucizevi şekilde geldiklerine inanılmaktadır. Bütün bu hususiyetler çok değişik ve uzak çevrelerde dini inanışların tamamen aynı karakteri göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir.
Kısacası Trabzon’un Sumela Manastırı, bu adı ile tarihte ancak Trabzon Komnenos’ları döneminde ortaya çıkmaktadır. Her köşesinde irili ufaklı böyle dini binalar olan bu bölgenin, peyzaj itibarıyla en harikulade bir yerinde Sumela Manastırı kurulmuş ve Osmanlı devri Türk idaresi sırasında devamlı gelişmeler ile tam manası ile muazzam bir tesis halini almıştır. Hemen hemen 1200 metre rakımlı bir noktada ve vadinin dibinde akan suyun 300 metre kadar yükseğinde, dimdik denilebilecek kadar saip bir yamacın ortalarında oldukça geniş ve yüksek bir mağara, daha doğrusu bir kovuk bu tesisin çekirdeğini teşkil etmiştir. Bu, erişilmesi zor ve yorucu kovuk önündeki dar çıkıntı, zamanla burada büyüyen, genişleyen ve zenginleşen manastıra zemin olmuştur. Sumela, Trabzon ve çevresinde sayılan hayli çok olan eski manastırların en ünlüsüdür.
Dağlara, yüksekliklere ve mağaralara bir kült yeri olarak çok eskiden beri daima özel bir değer verildiği bilinir. Belki bu mağaranın içinde de evvelce böylece bir sunak yapılmıştı. Hıristiyanlık yayıldıktan sonra burasının bilinmeyen bir tarihte ufak bir keşiş inzivagahı haline getirildiği de düşünülebilir. Tabiatıyla bu tahminler, benzeri eserlerde müşahede edilen hususlardan çıkarılmaktadır. Ancak mağara kısmında yapılacak etraflı ilmi araştırma ve sondajlar bu tahminlerin doğruluk derecesini belki aydınlatabilir. Yoksa şimdiki halde müspet hiçbir dayanak yoktur.
Atina’dan gelen iki keşişin, Barnabas ve Sophronios’un Theodosios döneminde IV.V. yüzyıllarda burasını kurmuş ve Iustinianos’un kumandanı Belisarios’un da tamir ettirmiş olduğu yolundaki kuruluş efsanesinin sağlam bir esasa dayanmadığı açıkça belli olmasına rağmen bu hurafenin hala yaşatılması hayret verir. Bu efsane bir tarafa bırakılacak olursa, manastırın şimdiki halde hiç değilse on üçüncü yüzyıldan itibaren, tarihini takip mümkündür. Bu sırada artık Bizans İmparatorluğu’ndan apayrı bir devlet halinde doğarak, başlı başına gelişmeye başlamış olan Trabzon Komnenos’ları Prensliği, başkenti Trabzon şehri olmak üzere bu çevrede hakim durumunda bulunuyordu. Kendilerini Bizans İmparatorluğu’nun gerçek mirasçısı olarak gören ve kendilerini imparator olarak tanıtan Trabzon prenslerinin bu unvanını, 1261′de yeniden İstanbul’a sahip olarak eski Bizans devletini ihya eden hakiki Bizans İmparatorluğu kabul etmemiştir.
Bilhassa komşu Türk beylikleri ile çok yakın ve girift temasları bulunan Trabzon Kommenosları’ndan III Alexios (1349-1390) bu manastırın esas kurucusu sayılabilir. İki kız kardeşi Türk beyleri ile evli olan, kendi dört kızını da komşu Türk beylerine veren III. Alexios’un Sumela’ya özel bir ilgi gösterdiği kaynak ve belgelerden anlaşılmaktadır. Buradaki keşiş hücrelerine, onun büyük dede, dede ve babasının da bazı bağışlarda bulunmuş oldukları bu vesile ile öğrenildiğine göre, Alexios’un büyük dedesi II. Loannes (1280-1285) zamanından beri burada dini bir merkezin varlığına ihtimal verilir. Yine başka bir efsaneye göre, büyük bir kasırga sırasında Meryem’in yardımı ile canını kurtaran III. Alexios burasını yeni bir tesis halinde inşa ettirmiş, zengin vakıflar bağışlamış bir Khrysobullos yeni bir ferman ile de bu vakıflarını sağlam esaslara bağlamıştır. Manastırın 1650′ye kadar dış kapısı üzerinde görülebilen 1360 tarihli, beş mısralık bir manzum kitabede III. Alexios, bu tesisin kurucusu (ktetor), “Doğu ve Batı (=İberia)’nın hakimi İmparator” olarak gösterilmişti. Alexios 1361 yılındaki bir güneş tutulmasını burada karşılamıştır. Hatta, bu prensin sikkelerinde güneş resmi bu olayla ilgili kabul edilmektedir. 1365 tarihli “vakfiyesi” ile de manastırın bütün idari şartlarını, arazisini, gelirlerini düzene koyduktan başka, Trabzon’a gelecek bir tehlikeyi, bir Türk akınını önlemek üzere, buradaki keşişlerin daima uyanık bulunmalarını da bildirir. Alexios’un oğlu III. Manuel (1390-1417) babası gibi dini tesislere bağlılığı olan bir şahıs idi. Tahta çıktığı yıl, saray hazinesinde bulunan değerli bir Stavrotegi (içinde İsa’nın çarmıhının bir parçası bulunduğu iddia edilen müzeyyen bir haç) Sumela’ya hediye etmişti. Son Trabzon Komnenos’ları da Sumela Manastırı’nı yeni fermanlar ile zenginleştirmişler veya vakıflarını tasdik etmişlerdir. Trabzon ve havalisi Türk idaresine geçtikten sonra Osmanlı Sultanları, Aynaroz’da, Sina’da ve daha birçok manastırda da olduğu gibi Sumela’nın eski hak ve hukukunu dikkatle korumuşlar, hatta buraya imtiyazlar vermişler, bazı hediyeler de yollamışlardı. Nitekim Sumela’da bulunan iki şamdan, Yavuz I. Selim (1512-1520)’ in bir hediyesi olarak biliniyordu. Burada ayrıca Trabzon fatihi II.Mehmed’in de manastırın haklarını tanıdığını bildiren bir fermanı muhafaza ediliyordu. Daha başka fermanların saklandığı, burası hakkındaki yayınlardan öğrenilmektedir. Burada Sultan II.Bayazıd, I.Selim, II.Selim, III.Murad, İbrahim, IV.Mehmed, II.Süleyman, Mustafa ve III.Ahmed tarafından verilmiş fermanlar bulunduğu bildirilmektedir. On sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren manastır ile Eflak Voyvodalarının ilgilendik1eri ve devamlı yardımlar ve yazı1ar gönderdik1eri tespit olunmuştur. Ghikas (1755), Stephan (1764), Hypsilantes’in (1775) böylece ilgilendikleri bilinir. Tabiatıyla manastırın arşivinde, İstanbul patriklerinin bütün Osmanlı devri boyunca yolladıkları yazılar da muhafaza ediliyordu. Sumela bilhassa on sekizinci yüzyılda Voyvodaların himayesinde gelişmiş ve birçok kısımları yeniden yapılmış, Ignatios adında bir başpiskopos 1749′da duvarların bütün satıhlarını yeniden Fresko resimler ile süslemiştir. Sumela, Anadolu’da bütün Rum-Ortodoks topluluklarının görülmemiş bir zenginlik ve heyecan içinde teşkilatlandıkları, kilise ve manastırlarını her taraftan akan paralar ile yeniden inşa ettikleri, muhteşem şekilde süsledikleri on dokuzuncu yüzyılda, en parlak çağını yaşamıştır.
Fallmerayer’in 1840′ta yazdığına göre Sumela’nın gezgin keşişleri bütün Anadolu, Kafkasya, Balkanlar ve hatta Rusya’yı dolaşarak Meryem ikonasının kötü bir kopyasını satmak suretiyle iane topluyorlar, bu paraları müesseselerine getiriyorlardı. Nitekim bunlardan bir tanesi, üzerinde kırk bin kuruşluk bir servet ile dolaşırken Kayseri’de öldürülmüştür. Osmanlı devleti katilleri yakalatmış, idam ettirmiş ve çalınan paraları da manastıra teslim etmişti. Geçen yüzyıl içerilerinde iyice zenginleşerek 1860′a doğru büyük binalar inşası suretiyle muazzam bir tesis halini alan Sumela Manastırı, XIX. yüzyılın içinde yabancı seyyahları tarafından ziyaret edilerek kısa anlatımı yapılmıştır.
Manastırdan en etraflı surette bahsedenlerden biri, G. Palgrave (1826-1888), 1871 Şubatı’nda yayımlanan makalesinde oldukça ilgi çekici bilgiler verir. Sultan Murad’ın buradan geçerken manastırı güya topa tutturduğu yolundaki efsanenin yalan olduğuna işaret ile Murad’ın buradan geçmiş olmasına imkan olmadığını belirtir. Palgrave buraya geldiğinde o sırada “yeni bina” denilen kışlavari büyük yapı henüz yapılmış ve biteli üç sene kadar oluyordu. Bu İngiliz yazarının müşahedesine göre bu binanın uçurumdaki kemerler dahil yedi katı vardı ve esas mesken kısmı dört sıra pencereye sahip olup ayrıca üstte de bir galeri uzanıyor idi. Boydan boya içinde tek sıra halinde her katta sekizer oda vardı ve genel olarak çok sağlam bir bina olduğu anlaşılıyordu. Palgrave, Murad ve I.Selim’in hediyelerini de anarak III.Alexios’un minyatürlü fermanını da gördüğünü bildirir. Manastıda II.Selim’in fermanını gören Paigrave, keşişlerin Sultan II. Selim aleyhine atıp tutmalarını pek hoş karşılamadığını da açıkça ifade eder.
Trabzon’un 18 Nisan 1916′dan, 24 Şubat 1918′e kadar süren Rus işgali, burada bir Hıristiyan Pontus devletinin tekrar kurulacağı ümitlerini doğurmuştu. Kurtuluş Savaşı sonunda, bu ümit kapılarını kapamak üzere 1923′te bütün Rumların Yunanistan’a gönderilmeleri ile Sumela Manastırı boşaltılmıştır. Hicret eden Rumlar, eski hatıralarına bağlılıklarının bir belirtisi olarak Makedonya’da Verria (Türk devrinde: Kara Ferye) yakınında Kastania’da aynı adla yeni bir manastır kurarak buraya modern bir Meryem Ana resmi yerleştirmek suretiyle, eski geleneği yaşatmaya başlamışlardır.
Sahipsiz ve kontrolsüz kalan bu koca tesis, hızla harap olmaya başlamış, 1930′da bir yangın, ahşap kısımları silip süpürmüş, bu arada gizli defineleri aramak bahanesi ile lüzumsuz bazı büyük tahripler de yapılmış, kagir kısımlar yıkılmıştır. Burada ilk bakışta dikkati çeken husus darmadağın bir harabe görünüşü ve duvarlardaki Freskoların, ustalıklı bir şekilde muntazam kareler halinde kesilerek yerlerinden sökülüp götürülmüş olmasıdır. Son derecede zor olan bu işin başarılı şekilde yapılması, bunu oralıların değil, bu çeşit hatıralara meraklı ve gerekli bilgiye sahip “bilgili” yabancı ziyaretçiler tarafından yapıldığını gösterir.
Sumela Manastırı’na, ormanın içinde bir patikadan tırmanılır. Manastırın girişi çok sıkı emniyete alınmış ve dar uzun bir merdivenle, son kısma erişilmesi mümkün kılınmıştır. Bu merdivenin yanında yamaca yaslanmış büyük bir su kemerinin, tesise evvelce su getirdiği anlaşılmaktadır. Eski fotoğraflarda geniş kavisli on kadar gözü ile mükemmel bir halde fark edilen bu kemer, şimdi yıkık durumdadır. Kapıdan girildiğinde, kapıcı hücreleri vs geçildikten sonra bir merdivenden küçük iç avluya inilir. Burada merkez, solda bulunan kilise haline getirilmiş olan tabii kovuktur. Kovuğun karşısında muayyen bir düzene sahip olmaksızın inşa edilen çeşitli manastır binaları görülür. Bu avlunun sol tarafında şimdi kısmen yıkılmış ve içine moloz dolmuş bir halde, yukarıdan kayadan süzülen ve damlayan kutsal suyun toplandığı çok yeni tarihlere ait, bir şadırvan vardır. Yine sol tarafta mağaranın içine, manastırın en eski kısmı olan kilise yerleştirilmiştir. Avluya doğru çıkıntı teşkil eden ayrıca bir şapel bitişik bulunan bu kilisenin gerek iç duvarları, gerek avludan görülen dış duvarı tamamen Fresko resimler ile kaplıdır. Ancak yakından dikkatli incelendiğinde bu resimlerin birçoğunun geç bir tarihe ait oldukları ve altlarındaki başka tabakalarda daha eski ve çok daha değerli duvar resimlerinin bulunduğu Fark edilir. Zaten bu husus bazı yazılar ile de belirtilmiştir. Avlunun sağ tarafında ise 1860 yılına doğru inşa edildikleri bilinen birtakım misafir odaları ve kütüphane olarak kullanılmış olan mekan bulunmaktadır. Avlunun etrafında daha birçok küçük şapeller vardır. Manastır şimdiki duruma girmeden çekilen eski fotoğraflarda, bütün bu binaların avluya bakan yüzleri önlerinde birbirinin üzerine binen ahşap balkonlar, sundurmalar bulunduğu görülmektedir. Talbot-Rice’in bildirdiğine göre bunlarda ahşaptan yontulmuş güzel parçalar da mevcuttu. Bugün çok harap bir halde bulunan buradaki küçük şapellerden bir tanesinde on dört veya on beşinci yüzyıllara ait oldukları tahmin olunan resimler tespit edilmiştir. Avlunun ilerisinde dar bir koridor, kayalığın önündeki ensiz bir çıkıntı üzerinde uzanmaktadır. Burada doğrudan doğruya yamaca yaslanmış gösterişli bir bina uzanır. Sumela Manastırı’nın uzaktan görünüşünde daima ön plana geçen bu kısım, burada yaşayan keşişlerin barındıkları esas manastır yapısıdır. Üç esas kattan başka, ayrıca altta birkaç sıra mahzeni ve üstte bir de çekme katı olduğu anlaşılan bu yapının saçak dibinde sıralanan kemerli galerileri ile heybetli, bir görünüşü vardır. Adeta kitlesi ile dağın kayalarında uzaklardan beyaz bir leke halinde taşan bu kışla biçimli yapı, manastırın 1860′taki büyük tamir ve genişletilmesinde inşa olunmuştur. Büyüklüğü ile konumundan başka, kayda değer hiçbir sanat ve mimari özelliği olmayan bir binadır. Evvelce geniş saçaklı olan ahşap çatısı, içinin bölmeleri, ahşap katları yok olduğundan bugün dört duvardan ibaret bir harabedir. Bu duvarların arasında içi, derine doğru inen büyük bir boşluk halindedir. Dışarı bir çıkıntı teşkil eden ortadaki kulesinden aşağı bakıldığında, bu binanın yapıldığı yerin baş döndürücü yüksekliği iyice anlaşılır.
Hiçbir sanat ve tarihi değeri olmadığı halde, son yıllarda Sumela’nın başlıca alameti olan bu büyük yapıya karşılık, bu tesisin en önemli kısmı, iç avlunun bir kenarında bulunan kilisedir. Bu kilise, kutsal mağara veya kovuğun iç satıhlarının düzeltilmesi ve ağzının düz bir duvarla kapatılması suretiyle elde edilmiştir. Bu duvara bitişik, bir çıkıntı teşkil eden küçük bir Sapel vardır. Burada iç ve dış satıhlar, 18. yüzyıldan bu yana birkaç tabaka halinde üst üste Fresko resimler ile süslenmiştir. Bazı yerlerde üç tabaka açıkça fark edilmektedir. En alt tabaka renkleri ve kalitesi bakımından, üsttekilerden çok farklı ve daha iyidir. Her tabakada konuların da değiştiği dikkati çekiyor. Buradaki Freskoların 1710, 1732 yıllarında yapıldıklarını bildiren yazılar tespit olunmuştur. Halbuki mağara kilisesinin içinde, avluya komşu duvarda III.Alexios devrine ait Freskolar da tespit edilmiştir. Burada III.Alexios, iki yanında oğulları III.Manuel ve Andronikos ile tasvir edilmiş idi. Bugün bu portrelerden hiç bir iz kalmamıştır. Dışarıda, kaya sathına işlenmiş ve bugün yalnız üst şeritleri kalabilmiş olan büyük bir mahşer sahnesinin dökülen sıvalarının altından başka sahnelerin gün ışığına çıktığı görülmektedir. Üzerinde bir ejder ile suvari iki aziz (Georgios ve Demetrios) tasvir edilmiş bulunan küçük bir şapelin duvarında biz, bu tabakanın altında iki tabaka daha resim bulunduğunu tespit ettik. Nitekim bir yerde en alt tabakada imparator kıyafetinde diademli bir figürün üstünde diademli başka bir figür, bunun üstünde de Metamorphosis, yani Tabor Dağı’nda İsa’nın görünüşünün değişmesi (suretinin değişmesi) sahnesi işlenmiş bulunmaktadır. Bu durum karşısında, Sumela Manastırı’nın eski ve o nispette de değerli duvar resimleri, sıvaların tamamen dökülmediği yerlerde alt tabakalarda durmaktadır denilebilir. Şüphesiz bu ayrı bir araştırma konusudur.
Avlunun etrafındaki binalarda yer yer, Türk sanatı tesirleri de kendilerini belli ederler. Nitekim odalarda dolaplar, hücreler ve ocaklar bu küçük mekanlara bir Türk enteryörü havası vermektedir. Kutsal suyu toplayan şadırvan da, sivri kemerleri ile Türk mimarı karakterindedir. Fakat en dikkat çekici nokta, bazı duvarlarda koyu kırmızı boya ile yapılmış duvar süsleridir ki bunlar 18. yüzyıl Türk binalarındaki tuğla derz süslemelerinin boya ile yapılmış taklitleridir. Sumela’nın yüz metre kadar kuzeyinde, yine dağ yamacına oyulmuş, erişilmez durumda ve içinde Fresko resimler olan bir mağara şapellerinin de varlığı söylenir.
Manastırın kütüphanesinde evvelce kataloğu yapılan ve çoğunluğu XVII-XVIII. yüzyıllara ait çeşitli elyazınalardan 66 tanesi Ankara Müzesinde, içinde minyatürler olan ve Bizans eseri bin tanesi (Dört İncil=Tetraevangelium) İstanbul’da Ayasofya Müzesi’ndedir. Ayrıca 150 kadar da baskı kitap vardır. Kilise hazinesindeki değerli eşyadan, Trabzon Prensi III. Manuel’in hediye ettiği gümüş salip (stavrotek) ile elyazına bir eser ve çok sayıda belge Atina’da Bizans Eserleri Müzesi’ne, manastıra ait”Gül’lü Meryem” olarak adlandırılan ikona, İrlanda’da Dublin’de National Gallery’ye gitmiştir. Sultan Selim’in hediye ettiği gümüş şamdanlar 1877′de çalınmıştır. Manastıra ait başka bir Meryem ikonası da Oxford’da bir özel koleksiyondadır. Buradan çıkarılmış, üzerinde “Hristiyan üçlemesi” tasvir edilmiş gümüş madalyon ile 1438 tarihli işlemeli. gümüş madalyon ile 1438 tarihli işlemeli bir örtu de (epitaphios) Atina’da Benaki Müzesi’ndedir.
Yakın tarihlerde Sumela Manastırı’nın restorasyonu için girişimlerde bulunarak raporlar hazırlanmış, bu arada manastırın sekiz pafta halinde plan rölöveleri de çizilmiştir.

Zilkale (Kale-i Zir)

Yazan Kader Erdem Tarih 26 Kasım 2008


Zilkale, Rize’nin Çamlıhemşin, ilçesinin 12 km güneyinde, Fırtına Vadisi’ndeki bir geçide hakim, yüksekçe bir tepe üzerinde (dere yatağından 100 m denizden 750 metre yükseklikte) konumlanmış (40° 55′ 0N, 40° 57′ 0E), 8 burç ve bir gözetleme kulesinden oluşan, savunma hendeği durumundaki Zil deresine merdivenle inilen, bir kale olup, kesin yapım tarihi bilinmemektedir.

Bölgenin en dikkate değer eserlerinden birisidir. İlçe merkezinin 15 km. güneyinde, Fırtına Deresi’nin batı yamaçları üzerinde kurulmuştur. Kalenin üzerinde inşa edildiği sarp kaya kütlesi denizden 750 metre dere yatağından yaklaşık 100 metre yüksekliktedir. Kaleyle dere arasında gizli bir geçitin olduğu ve zamanla kapandığı söylenmektedir.

Kale; dış surlar, orta surlar ve iç kaleden meydana gelmektedir. Kale doğal bir kaya kütlesi üzerine kurulmuştur.

Dış kalenin kapısına kuzeybatı yönündeki patika bir yolla ulaşılır. Kuzeydeki kapının söğe taşları sökülmüştür. Bir teras yardımıyla orta surlar seviyesine çıkılır. Buradan ikinci bir kapı yardımıyla kale içerisine girilir. Orta kale içerisinde üç önemli yapı bulunmaktadır.

Bunlar muhafız binası, şapel ve başkuledir. Kulenin dört katlı olduğu duvarlardaki hatıl izleri ve kiriş deliklerinden anlaşılmaktadır. İçerisinde ince bir bölüntü duvarı ve dolgu toprak vardır. Duvarlar üzerinde doğu (vadi, manzara) yönünde kemerli pencereler, diğer taraflarda mazgal delikleri bulunmaktır. Kulenin üstünün dendanlı bir teras şeklinde olduğu belirlenmiştir. Duvarlar içerisinde dikey uzanan boru yuvaları belki de kapanmış sarnıçlara su akıtıyordu.

Kalenin kesin yapılış tarihini belirtecek veriler yoktur, 14-15 yüzyıllara tarihlendirilmektedir. Bölgenin ilk çağları gibi orta çağ tarihi de karanlıktır. Hemşin yöresinin İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu zamanlarında tam olarak mı kısmen mi fethedildiğini bilmiyoruz. Varoş Kale, Zil Kale, Cihar Kale ve Pazar Kız Kaleleri hem yörenin, hem de Bayburt’a ulaşan önemli bir ortaçağ kervan yolu üzerinde güvenliği sağlıyorlardı. Osmanlıların bölgeyi fethinden sonra kale kullanılmaya devam etmiştir. Kalede bulunan iki el topu Trabzon Müzesindedir.

[Dört katlı olduğu duvardaki hatıl izleri ve kiriş deliklerinden anlaşılmaktadır. Duvarlar üzerinde güneydoğu (vadi) yönünde kemerli pencereler, diğer taraflarda mazgal delikleri bulunmaktadır. Duvarlar içerisinde dikey uzanan boru yuvaları belki de kapanmış sarnıçlara su akıtıyordu.

Kalenin kesin yapılış tarihini belirtecek veriler yoktur. Mimari unsurlar da buna olanak vermemektedir. Bryer kalenin Trabzon Komnenosları zamanında (14-15. yüzyıl) yerel derebeyleri tarafından yapılmış olabileceğini belirtmektedir. Bu konuda Sinclair (1989), kalenin ortaçağa veya Osmanlı periyoduna ait olduğunu bildirmektedir.

Osmanlıların bölgeyi fethinden sonra kale kullanılmaya devam etmiştir. 16. yüzyıl başlarında hazırlanan tahrir defterinde kalenin adı Kale-i Zir (Aşağı Kale) olarak geçmektedir.

İç kalede bu kule yakınındaki yıkıntılar ve kaçak kazı yerlerinden iki el topu bulunarak Trabzon Müzesi'ne getirilmiştir. Bulunan iki el topu 1979 yılında Trabzon Müzesi'ne 440 (79-1-1) ve 441 (79-1-2) numaralarla envantere kayıt edilmiştir. Pirinçten döküm olarak yapılmış ve birbirinin benzeri olan topların uzunlukları 26 cm namlu iç çapları ise 4-4.5 cm’dir. Gövde üzerinde arkada ateşleme deliği bulunmaktadır. 441 nolu topun gövdesi ve namlusu üzerinde yedi süs halkası bulunmaktadır. Bu toplar Osmanlı dönemine tarihlendirilmektedir.

Kale ve kurulu olduğu alan Kültür Bakanlığı tarafından “1. Derece Arkeolojik Sit” olarak ilan edilmiştir]

Rize Kalesi

Yazan Kader Erdem Tarih 26 Kasım 2008

Eşsiz tabiat güzellikleri, zengin halk mimarisine sahip olan güzel Rize’miz coğrafik konum olarak Türkiye’nin kuzeydoğusunda yer almakta. İnsan ve tabiatın birbirleriyle iç içe sergilemiş oldukları bu şirin ilimizde yapılar vadilerin yamaçlarında asılmış gibi durur ve ilk kez gören birçok insanı hayrete düşürür. Şiddetle akan dere sesi çamların dallarına saklanan kuşlara nispet üstlerinde kurulu olan narin asma köprülere iyice bir bakın dercesine insanları çağıra çağıra çağlar Karadeniz’e doğru… Bir bakarsınız tulum sesiyle bir bakarsınız kemençeyle coşuyor onca insan çiçekli yayla yollarında, çay bahçelerinde, mısır tarlalarında…

Tüm bu doğal güzelliklerin ötesinde Rize önemli bir tarihe de kucak açmış yıllar öncesinde. Ve o günlerin izini çeşitli tarihi eser ve yapılarla bugünlere dek taşımış. Rize Kalesi bunun en güzel örneklerinden bir tanesi. Rize Kalesi şehir merkezinin güneybatısında yer alır. İç Kale ve Aşağı Kale’den meydana gelmektedir. Rize il merkezinin güneybatısında bulunan Rize Kalesi’nin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Bunu belirten bir kitabe de günümüze gelememiştir. Kale ilk yapılışında İç Kale ve Aşağı Kale’den meydana gelmiş, Aşağı Kale bölümü yoğun yapılaşmadan ötürü tamamen yok olmuş ve yalnızca batı tarafındaki bazı sur parçaları ile kuleleri günümüze gelebilmiştir.

Rize Kalesi’nin tarihlendirilmesi konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Aşağı Kale surlarının bazı bölümleri Bizans İmparatoru Alexios II. (1297-1330) zamanında yapılan Trabzon Kalesi ile benzerlik göstermesinden ötürü bu dönemde yapıldığı sanılmaktadır. İç Kale ise, İmparator Iustinianus (527-565) zamanında yapılmıştır. Sonraki dönemde de Trabzon Kommenosları zamanında Aşağı Kale’nin surları yapılmıştır. Bu kale Osmanlı döneminde onarılarak kullanılmıştır.

“Erkan Ocaklı Türküleriyle”

Yazan Kader Erdem Tarih 25 Kasım 2008

Erkan Ocaklı Türküleriyle isimli armağan albümü Cinan Müzik etiketi ile çıktı Birbirinden ünlü isimler Erkan Ocaklı şarkılarını seslendirdi.

Erkan Ocaklı’nın eserlerinde oluşan ve on altı sanatçının yer aldığı Erkan Ocaklı Türküleriyle isimli albüm Cinan Müzik etiketi ile tüm müzik marketlerde yerini aldı. Albümde Erkan Ocaklı’nın yanı sıra Karadeniz Müziğinin dev isimleri de yıllardır Erkan Ocaklı’nın sesi ile dinlediğimiz şarkıları seslendirdiler.

Gurbette Trabzondu,memleketi özleyen

Faroz, Ganita, Meydan hep karaları bağlar

Bir gün gelecek diye yollarını gözleyen

Maçka’nun dereleri Erkan’um diye ağlar

Yıldızlar Erkan Ocaklı için stüdyoya girdi..

Karadeniz Müziğinin dev isimleri Erkan Ocaklı için stüdyoya girdiler. Birbirinden ünlü isimler Erkan Ocaklı şarkılarını seslendirirken ortaya muhteşem bir albüm çıktı.

Karadeniz müziğinin unutulmaz sesi Erkan Ocaklı 1970′li yıllarda müziğe merhaba diyerek gurbete çıkan Karadenizlilerin sesi ve sembolü olmayı başarmış ülke çapında da büyük popülarite kazanmıştır.Karadenizli büyük üstad, sadece Karadeniz değil, Azeri türkü ve deyişleri de besteleyip beğenimize sunmuştur.Sanatçı kendi bestelerinde ve Karadeniz müziğinde bağlama icrasıyla farklılık oluşturmuş, bu kendisinin büyük kitleler tarafından duyulmasını ve bu piyasada haklı bir yer edinmesini sağlamıştır.

“Erkan Ocaklı Türküleriyle” adını taşıyan Erkan Ocaklı’nın yeni albümünde birbirinden değerli 16 sanatçı Erkan Ocaklı’nın sevilen türkülerini seslendirdiler, ayrıca Karadeniz’in üstadı bu albümde yine sözü ve müziği kedisine ait olan “Kanser” adlı türküyü kendi yorumuyla beğenimize sundu.

Müzik yönetmenliğini ve düzenlemelerini Seçkin Özer’in yaptığı albümde tüm türkülerin söz müziği Erkan Ocaklı imzasını taşıyor. Volkan Konak, İsmail Türüt, Cengiz Kurtoğlu, Zeynep Başkan, Davut Güloğlu, Hakan Altun, Zihni Cinan, Cimilli İbo, Yasemin Yıldız, Ayhan Alptekin, Mehmet Akyıldız, İlknur Yakupoğlu, İbrahim Can, Kamil Sönmez, Şükrü Güler, Erkan Ocaklı’nin seslendirdiği türküden oluşan “Erkan Ocaklı Türküleriyle”albümü tüm müzik marketlerde…

Albümde dev sanatçı kadrosu;

Erkan Ocaklı Türküleriyle isimli on sekiz eserden oluşan albümde yer alan Erkan Ocaklı türküleri ve sanatçılar şöyle sıralanıyor : Sunum : İsmail Türüt, Kurtların Sofrası: İsmail Türüt, Tara Saçını Tara: Cengiz Kurtoğlu, Yatma Yeşil Çimene: Volkan Konak, Geçtim Evin Başından: Zeynep Başkan, Hapishane İçinde: Davut Güloğlu, Maçka Yolları Taşlı: Hakan Altun, Ezanlar Bizim İçin: Zihni Cinan, Mısırı Kuruttun Mu: Cimilli İbo, Bir Yolun Kenarına: Yasemin Yıldız, Gülşeni Ardeşeni: Ayhan Alptekin, Hastane Yoluna: Mehmet Akyıldız, Ha Bu Yalan Dünyayı: İlknur Takupoğlu, Oy Emine: İbrahim Can, Bizim Yayla Düz Gibi:Kamil Sönmez, Almanya Acı Vatan: Şükrü Güler, Yalancı Dünya: İsmail Türüt, Kanser: Erkan Ocaklı

Son eseri “kanser” oldu!

Albümümün yapımcısı Hasan Cinan çalışmalarla ilgili şu bilgileri verdi:

Biz Erkan Ocaklı’nın Türküleri ile büyüdük. Bu albümün çalışması Erkan ağabeyi çok mutlu etti . Hastalığına rağmen bizi yalnız bırakmadı. Fırsat buldukça soluğu stüdyoda aldı. Bir çok ölümsüz esere imza atan Ocaklı’nın son eseri “Kanser” de bu albümde yer alıyor. Bu albüm onun son günlerinde moral kaynağı olmuştu. Biz stüdyomuzun firmamızın kapılarını hiç hesapsız karşılıksız ona açtık. İkimizin de hedefinde Erkan Ocaklı’nın solo albünün hazırlamak vardı. Nasip olmadı. O türküleri ve bıraktığı sanatçı duruşu ile rehberimiz olmaya devam edecek ..

PEPİNO NEDİR?

Yazan Kader Erdem Tarih 16 Kasım 2008


PEPİNO

(Solanum muricatum ait)

GİRESUN’DA üretimine başlanan ve kivi bahçesinde yetiştirilen Pepino’nun fındığa alternatif olabileceği ileri sürüldü.

MENŞEİ: Türkiye de üretimine yeni başlanılan PEPİNO Peru menşeyli olup , G.Amerika nın düğer ülkelerinde de yetişmektedir.Patlıcangiller familyasından olan bu ürünün üretimi;doğal ekolojisinde çok yıllık üretim şansına sahip olduğu halde , ekonomik anlamda bir üretim olduğunda tek yıllık üretim şekli tercih edilmektedir.

YETİŞTİRİLMESİ :Fide ile üretilip , meyvelerin belli bir büyüklüğe ulaşıncaya kadar bol su verilir.Olgunlaşma döneminde su verme azaltılır.Bol güneş ve temiz havayı sever.Kapalı ortamlarda (Oda, Limonluk gibi )bitki büyür ancak meyve vermez.Güneşe bakan açık balkonlarda 7-10 numaralı saksılarda yetişip meyve verebilir.
Pepino meyvelerinin büyüklükleri çeşitlerine ve uygulanan kültürel işlemlere göre farklılık göstermektedir.
Örneğin : Meyve seyretmesinin yapılmadığı koşullarda meyve ağırlığı 40-50 grama kadar düşerken salkımda tek meyve bırakılan uygulamalarda 1300 grama kadar çıkabilmektedir.Ancak pazara sunulan meyve büyüklüğü 250-500 gr. olmalıdır.
Kaliteli meyve ve ekonomik bir üretim için 1 salkımda 2 veya 3 meyve olmalıdır.Meyve seyretmesi meyveler ceviz büyüklüğüne ulaşınca yapılır.
Bir fidede 3 ana gövde bırakılır , diğer yan dallar ve meyveler fazla büyümeden periyodik olarak budanır.Böylece daha fazla ışıklama ile meyve tutumu sayısında artışlar sağlanır.

İKLİMİ :Ticari anlamda sera üretimi önerilir.Gece gündüz sıcaklık farkı fazla olmayan ılıman bölgelerimizde ( Karadeniz , Ege , Marmara , Akdeniz )bahçe üretimi yapılabilir.Hatta içanadolu ve Trakyada da
müspet sonuçlar alınmıştır.
Pepino soğuğa karşı duyarlı olup, 0º de bitki gövdesi zarar görür, -5º de tamamen kurur.

AROMASI :Kavun , Muz , Ananas , aromalı meyveyi dolapta soğutarak ince kabuğu soyularak kavun gibi yenilebileceği gibi , meze olarak , dondurmalara katılarak , karışık meyve salatalarında garnütür olarak kullanılmakta , reçeli yapılmakta hatta bazı G.Afrika ülkelerinde süs bitkisi olarak değerlendirilmektedir.

İÇERİĞİ :1 kg. meyvede 56gr. Suda eriyebilir kuru madde verir.57 gr. Suda eriyebilir şeker , 1 gr. Protein , 480 mg. C vitamini , 107 mg. P , 1150mg. K bulunmaktadır.

Pepinonun belli başlı hastalıklarının başında;Küllenme ve Beyaz bit gelmektedir.
Küllenme olunca bu yaprakları kurtarmak şansımız maalesef yoktur. Yeni hastalıksız fide alınarak tekrar dikilmelidir.
Beyaz bit için Sinek Spreyini,yaprakların altına vurulmalıdır. Bu hastalıklar,bitki Susuz ve temiz havasız kalınca olmaktadır.
FAYDALARI:
a)Homofili rahatsızlığına iyi gelmekte
b)Eklemromatizması na iyi gelmekte.
c)Çocularda kemik gelişimini sağlamakta.
(Bu veriler tarım il müdürlüğünün
beyanlarıdır.)
d)Kolesterolü düşürdüğü.(hastalar tarafından beyan edilmiştir)

Karadeniz Tarihi

Yazan Kader Erdem Tarih 16 Kasım 2008

Karadeniz’in doğu sahilleri ile ilgili ilk yazılı kayıtlar Urartu dönemi ile başlar ve bu dönem aynı zamanda bölge yazılı tarihinin de başlangıcı sayılır. Bölgenin tarih öncesi dönemine atfedilen efsanelerde adından sıkça söz edilen gizemli Kolkhis diyarı; antik çağ tarihçilerinin tanıklıklarıyla efsanelerin ötesinde tarihsel bir gerçeklik olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Yazılı tarih sürecine ait bu belgeler Doğu Karadeniz’le ilgili günümüze dek ulaşan etnik tanımlamaların ve yerel coğrafi terimlerin tarihsel köklerine de ışık tutmaktadırlar.

Antik çağda Doğu Karadeniz sahillerinin kültürel yapısını tanımlamak için kullanılan en yaygın ifade Kolkhi terimidir. En az bin yıllık bir zaman diliminde geçerliliğini koruyan bu terim Bizans dönemiyle birlikte yerini Lazi terimine bırakmıştır. Her iki terim de tarihsel sürecin büyük bir kısmında birer kabile ismi olmalarının ötesine bölgeyi bir bütün olarak ifade eden tanımlamalar olarak algılanmışlar ve o anlamda kullanılmışlardır. Aynı fonksiyonu ile günümüze dek ulaşan Laz teriminin öncülü olan Kolkhi teriminin yerini alması ve etnik bir terim olmanın ötesine geçip bölge kültürünü ifade eden genel bir tanımlama haline dönüşmesi yüzlerce yıllık bir süreçte kullanılmıştır.

Antik kaynaklarca aktarılan son derece sağlam tarihsel kayıtlar ve tanıklıklar bu terminolojik dönüşümü net bir şekilde ortaya koymaktadır. Örneğin MS 6.yüzyılda Doğu Karadeniz’ibizzat gezip elde ettiği bilgileri ve gözlemlerini kaydeden Bizanslı tarihçi Agathias bu durumu kesin bir dille ifade etmektedir;

Lazika’da yerleşik olanlar eskiden Kolkhiler olarak bilinirlerdi ve bu Lazlar ile Kolkhiler de anı halktır” (Agathias II.18.4)

Aynı dönemin bir başka Bizanslı yazar Lydus da; yakın zamana kadar “Kolkhida” olarak bilinen ülkenin kendi döneminde “Lazika “olarak adlandırıldığını yazar ve Lazlardan bahsederken kendisi de “Kolkhi” terimini kullanmaktadır. Geçmişi antik dönemlere dek uzanan bu terminolojik dönüşüm süreci tarihsel belgelerin ve tanıklıkların ışığında değerlendirildiğinde yerli Dğu Karadeniz kültürünün özünde tamamen kendi coğrafyasına ait özgün ve otokton bir kültür olduğu ortaya çıkmaktadır.

Kendi yazılı geleneği olamayan ve bu nedenle yazılı tarih süreci oldukça geç denilebilecek dönemlerde başlayan Doğu Karadeniz Bölgesi tarih öncesine ait tüm bilinmeyenleri ve gizemleriyle birlikte kendi coğrafyasına özgü portak ayırtedici özelliklerini ve farklılıklarını günümüzde de bünyesinde barındırmaya devam etmektedir. Doğu Karadeniz kültürünün bilimsel açıdan tahlil edilebilmesi öncelikle bölgenin tarihsel gelişim sürecinin gün ışığına çıkartılabilmesiyle mümkündür. Bu sürecin aydınlatılması da ağırlıklı olarak rivayetlere ya da söylencelere dayanan varsayımlarla değil: doğrudan bölgeye ilişkin tanıklıkları aktaran antik kaynaklar ve yazılı belgeler esas alınarak gerçekleştirilmelidir.

Urartu Kitabeleri (Sf-1415)
Doğu Karadeniz’e Kolkha isimli bir ülkenin varlığından söz eden en eski yazılı belge MÖ 764 yılında Urartu kralı olan Sarduri II’nin dönemine ait bir kitabedir. Bugünkü Van gölü civarında kurulan ve en güçlü döneminde egemenlik alanını kuzeyde bugünkü Kars ve Ardahan bölgelerine kadar ulaştırdığı bilinen Urartu Krallığına ait bu kitabede kral Sarduri II’nin seferleri anlatılırken kuzeydeki Qulha isimli bir ülkeden ve Qulha halkından da bahsedilir; “Qulhai halei =Qulha halkı”. Urartu dili ve tarihi uzmanları bu ülkenin antik batı kaynaklarında da adı geçen Doğu Karadeniz’deki “Kolkha ülkesi” olduğu konusunda hemfikirdirler. En önemli Urartu dili uzmanlarından birisi olan G.A.Melik kişvili de “Qulha” olarak okunan bu sözcüğün “Kolha” olarak da okunabileceğini belirtmektedir [ Diakonoff I.M. ve Kashkai S.M.(1981); Melik işvili G.A. (1971)

Söz konusu kitabede Sarduri II tarafından istila edilen Qulhalıların İldamuşa isimli başkentlerinden de söz edilmektedir İldamuşa kenti Qulhai halkının kralı olan 'nın krallık şehri Bu kralın ismi çözümlenememiştir

Tüm bu ifadelere rağmen Urartuların Kolkha ülkesinin tarihsel merkezi olan Phasis nehrine kadar ilerleyebilmiş olmaları pek mümkün görünmemektedir. Zira bu kayıtlarda Urartuların Karadeniz'i gördüklerine dair bir belirti yoktur. Karadeniz boyutunda bir denizle ilk kez karşılaşacak olan Urartuların böylesine bir olayı
kayıtlarına amutlaka belirtmiş olmaları gerekirdi. Ayrıca bölgedeki feodal yapının o dönemde merkezi devlet organizasyonu düzeyine ulaşıp ulaşmadığı da oldukça şüphelidir. Şu ana kadar elde edilebilen arkeolojik bulgulara göre Kolkla'da merkezi devlet örgütlenmesi geleneği oldukça geç dönemlerde özellikle İran ve Grek kültürleri ile kurulan ilişkiler sonucu oluşmaya başlamıştır [Tsetskhladze G.R. (1994)]. Sonraki çağlara ait tarihsel verilerde de görüleceği üzere komünal imece toplumu yapısının
terk edilip ilk feodal toplum belirtilerinin ortaya çıkması bile özellikle içkesimlerdeki dağ kabilelerinde oldukça geç dönmelerde gerçekleşmiştir.

Bütün bu bilgiler ışığında Sarduri II’nin kitabesinde geçen “İldamuşa” isminin gerçekte merkezi Kolkha’nın başkentini değil Kolkha kültürü içindeki feodal oluşumlardan birini ve muhtemelen de bir sınır derebeyliğini ifade ediyor olması daha güçlü bir ihtimaldir. Kapancyan isimli araştırmacı da İldamuşa adıyla geçen yerleşimi bugünkü Ardanuç kasabası civarında konumlandırmaktadır. [Melikişvili G.A. (1971)]. İldamuşa ve Ardanuç isimleri arasındaki morfolojik yakınlık bu tezi oldukça güçlü kılmaktadır. Zira Güneybatı Kafkas dillerinin ses değişim kuralları ve gramer özellikleri dikkate alındığında; her iki sözcük de ortak bir ismin iki farklı türevi gibi görümketedir.

Bölgede ilk Yunan ticaret kolonilerinin kurulmasından çok daha öncesine ait olan bu kitabenin kayıtları efsanelerin ötesinde “Kolkha” isimli

Bir ülkenin gerçekten de var olduğunu gösteren en eski yazılı kayıtları günümüze ulaştırmıştır. Aynı yüzyılda yaşamış olan Yunan ozanı Eumelos’un günümüze ulaşan dizelerinde de “Kolkis ülkesi” ifadesinin geçiyor olması Yunanlıların da bu yüzyılda Kolkha ülkesinin varlığından haberdar olduklarını göstermektedir. [Tsetskhladze G.R. ve Vnukov S.Y. (1992)

Kolkha Krallığı (Sf.17-21)
Arkeolojik bulgular Yunanlı tüccarların yerli halkla alışveriş yapmak için oluşturdukları geçici küçük Pazar yerleri dışında bölgede gerçek anlamda kalıcı ticaret kolonileri kurmalarının çok daha geç dönemlerde gerçekleştiğini göstermektedir. Geç bronz çağından sonraki zamanlarda da uzunca bir süre coğrafi izolasyon nedeniyle nispeten diğer kültürlerde kopuk bir tarih süreci yaşayan Kolkha kültürü oldukça geç sayılabilecek dönemlerde dışa açılmaya başlamıştır.

Pers imparatoru Kyrus II'nin MS 546 yılında gerçekleştirdiği Lidya seferinden bahseden ve o çağlarda yaşayan kralların sahip sahip oldukları zenginliklere değinen Plinius bu zengin krallar arasında Kolkha ülkesinin Saulak isimli kralına da yer vermiştir;

Aiete'nin soyundan gelen Kolkhis kralı Saulak Suani bölgesinde ve diğer bölgelerde sahip olduğu el değmemiş geniş arazilerde büyük miktarlarda altın ve gümüş madeni elde etmişti. Onun krallığı ayrıca ‘Altın Post' nedeniyle de meşhurdu.” (Naturalis Historia XXXIII.xv) [Rackham E. (1952)]

Plinus’un aktardığı bu bilgi Saulak isimli kralın muhtemelen Kyrus döneminde ya da önceki çağlarda Kolkha ülkesinde hüküm sürdüğü izlenimini vermektedir. Kolkha sikkeleri konusunda önemli bir uzman olan G.F.Dundua Karadeniz’in kuzey sahillerinde elde edilen Kolkha menşeli sikkeler arasında üzerinde kısmen okunabilen “Kral Sau…” şeklinde bir ibare yer alan sikkenin kral Saulak dönemine ait olabileceğini ifade etmektedir.[ Golenko K.V. (1972); Braund D. (1994)]

Arkeolojik bulgular da Kolkha ülkesinde merkezi bir devlet örgütlenmesinin bu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış olabileceğini göstermektedir. Muhtemelen bu yıllarda güçlü bir krallık çatısı altında birleşen Kolkha derebeylikleri doğu komşuları olan güçlü İran Akhamenid İmparatorluğu’nun sınırları dşında bağımsız bir devlet olarak varlıklarını devam ettiremişler ama aynı zamanda İranlılarla yakın ittifak ilişkileri içinde olmuşlardır. [Tsetskhladze G.R. (1993)]. Aynı döneme tarihlenen eski bir Kolkha sikkesinde yerde uzanmış ve ağzı açık bir şekilde başını arkaya dönmüş olan bir arslan tasvir edilmiştir. [Head B.V. (1911)]. Pers egemenliği dönemindeki Milet sikkeleri ile benzerlik gösteren bu örnekler kolkha ülkesinin o yıllardaki ekonomik ve siyasi etkinliğiyle birlikte karşılıklı kültürel etkileşimlerini de yansıtmaktadır. [Tsetskhladze G.R. (1994)].

Doğu Karadeniz sahillerinde ilk Yunan ticaret kolonlerinin kurulması da yine aynı döneme rastlamaktadır. Bölgedeki en önemli iki ticaret kolonisi Trapezus ve Dioskuria farklı yazılı kaynaklarda geçmişi daha eski dayandırılırsa da gerçekte bu yüzyılda kurulmuşlardır. Dioskuria kenti civarında bugünkü Krasny Mayak yakınlarında yapılan kazılarda elde edilen Yunan yerleşimine dair en eski arkeolojik bulgular bu yüzyılın ortalarına aittir. [Lang D.D. (1955)].

Mö 500′lü yılların sonuna doğru yazıldığı tahmin edilen [WiesnerA.(1994)] Hekateus’un “Periegeseis” isimli coğrafya eserinde de Kolkha ülklesinden ve Kolkhalılardan bahsedildiği bilinmektedir. Ancak bu eserin günümüze ulaşabilen parçalarında Doğu Karadeniz sahillerinde o yıllarda var olduğu bilinen Trapezus kolonisi dışında daha doğuda herhangi bir Yunan koloni yerleşiminden bahsedilmemktedir.[Koshelenko G.A. ve Kuznetsov V.D. (1996)]

M.Ö. 481 yılında Yunanistan seferine çıkan Pers kralı Kserkes’in mütefiklerini sıralayan Heredot bu sefere katılan bir Kolkha birliğinden de söz eder. Ona göre Kolkhalılar da ağaçtan yapılmış miğferler ham deriden yapılmış küçük kalkanları kısa mızrakları ve eğri kılıçları ile bu sefere katılan kavimler arasında yer almışlardır.[ÖkmenM.(1991)]

MÖ 440′lı yıllarda yazıldığı tahmin edilen ünlü ve bir o kadar da tartışmalı eserinde Heredot verdiği önemli bilgilerin yanında çelişkili yorumları ve hatalı bilgileri ile tarihçilerin işini oldukça zorlaştırmıştır. [Age; Marincola J. 1994] Bizzat görmediği halde Kolkha ülkesi ve Kolkhalıların kökeni ile ilgili yorumlar da yapan Heredot kitabının bazı bölümlerinde muhtemelen isim benzerliği nedeniyle onları Afrikalı bazı kabilelerle karıştırmıştır.[Aithiopia (<>Aietia?) Benzer isim karışıklıklarına sonraki çağlarda da rastlanmaktadır. (Afrika kaynaklı “Libyan Kolkhian” ve “Aethiopia” terimleri de bu terminolojik karışıklıkla ilişkili gibi görünmektedirler)].

Heredot’un Kolkha ülkesi ile ilgili aktardığı rivayetlerden sadece bir kısmı doğrulanabilir niteliktedir. Kolkha ülkesindeki keten dokumacılığından söz eden Herodot Pers imparatorluğu sınırları dışında olmalarına rağmen onların da beş yılda bir imparatora armağan olarak 100 genç kız ve 100 genç erkek gönderdiklerini bildirmektedir. [Okmen M. (1991) Rawlinson G. (1862).

Hippokrat'ın Phasis Notları (Sf.22-26)
Herodot'un çağdaşı olan Hippokrat ise onun aksine Phasis bölgesiyle ilgili olarak; duyumlarını ve tahminlerini değil doğrudan kendi gözlemlerini aktarmıştır. Phasis bölgesinin oldukça gerçeğe yakın coğrafi bir tasvirinin yapıldığı bu çalışmada bölge insanları ile ilgili gözlemler ve tasvir edilen ortam muhtemelen yazarın bölgede sıtma gibi oldukça ciddi bir salgın hastalığın koşullarına ve belirtilerine şahit olduğu göstermektedir. [Braund D. (1994)]

Phasis’in yerlilerine gelince; onların memleketleri; sıcak rutubetli bataklık ve ormanlıktır; her mevsim şiddetli yağmurlar olur; bölge sakinlerinin yaşamları bataklıkların arasında geçer; çünkü onların evleri suların üzerinde ağaçtan ve kamışlardan inşa edilmiştir. Şehre ya da pazara nadiren yürüyerek giderler ama daha çok tek parça ağaçtan yapılmış kanolarıyla nehirde yukarı aşağı seyehat ederler. Zira nehirde pek çok kanal vardır. Onlar güneşin altında çürümüş olan yağmur suyu birikintilerinin sıcak ve durgun olan sularını içerler. Phasis tüm nehirlerin en durgunudur ve sakince akar. Burada yetişen tüm meyveler zararlıdır. Zira aşırı miktarda su ve tüm ülkeye yayılmış bu sulardan kaynaklanan yoğun buhar yüzünden güçsüz kalan v egelişmeyen filizler yine aynı nedenlerle tam olaral olgunlaşamazlar. Bu sebeplerden dolayı Phasisliler geniş bedenleri ve tombul yapıları ile diğer tüm insanlardan farklı bir görünüşe sahiptirler öyleki şişmanlıktan eklemleri ve damarları bile görülmez. Renkleri sarılık

hastalığına yakalanmışçasına soluk benizlidir. Temiz olmayan sisli ve rutubetli bir atmosferi soludukları için bu nsanların tamamı oldukça kaba seslidir ayrıca onlar doğal olarak bu ağır bedenlerini yormamak için oldukça uyuşuk davranırlar. Mevsimler arasında sıcaklık açısından çok az farklılıklar vardır. Rüzgarları genellikle güneyden eser ve bu ülkeye has özellikler gösteriri. Bu rüzgarlar bazı zamanlarda kuvvetli eserler oldukça sert ve şiddetidirler onlar buna “rüzgar senkronu” derler. Kuzey rüzgarı ise onlara zor ulaşır ve estiği zaman da oldukça zayıf ve yumuşaktır…” (Hippokrates; havalar sular ve yerler hakkında 15) [Jones W.H.S.(1923)]

Hippokrat’In bu gözlemlerini Phasis’in hangi kesiminde yaptığı bilinmemekle beraber elde edilen arkeolojik bulgular bu yüzyılın son çeyreğinde Kolkha kültürünün yüksek bir üretim seviyesine ulaştığını ve merkezi feodalizmin diğer uygarlıklarla karşılaştırılabilecek düzeyde gelişmiş olduğunu göstermektedir. Nispeten izole bir yaşam sürmeye devam eden dağlı kabilelerden farklı olarak merkezi Kolkha’dai ova kültürü; Yunan ve Pers kültürleriyle güçlü bir etkileşim içinde gelişerek yabancı Paganist ögeler ile yerli “Güneş Tanrı” ve “Ana Tanrıça” kültlerinin farklı sentezlerini ortaya çıkarmıştır.

Bu nedenledir ki ithal güneş tanrıları ”Helios” ve “Apollon” ile birlikte “Artemis” ve “Athena” tanrıçaları oldukça geç dönemlere kadar bu topraklarda en az kendi anavatanlarında olduğu kadar itibar görmüşlerdir. Kuzeyde Azak denizinin doğu kıyısında Kuban nehri havzasında bir öyük mezarda bulunan ve yine yıllara tarihlendirilen gümüş bir kabın üzerinde “Ben Phasis’de bulunan tanrı Apollon’Un kuluyum” yazısı okunmaktadır. Geyik başlarıyla ve yılan motifleri ile süslenmiş olan bu eserin Kolkhalı bir sanatkarın ürünü olduğu tahmin edilmektedir. [Tsetskhladze G.R. (1994)]. Güneş Tanrı ve Ana tanrıça geleneğinin eski Kolkha kültüründeki yeri ve önemi henüz tüm derinliği ile açığa çıkartılmamış olsa da; özellikle Yunan mitolojisinde eski Kolkha krallarının Güneş Tanrısı’nın soyundan geldiklerine inanılması ve bölgeyi referans alan Amazon söylenceleri antik Kolkha mitolojisine dair önemli ipuçları içermektedir.

Aynı döneme ait Kolkha yapımı çanak çömlek ürünlerinin miktarı ve yaygınlığı da bölgedeki ekonomik yapının üst düzeyde gelişimini göstermektedir. [Tsetskhlazde G.R ve Vnukov S.Y. (1992)]. Kolkha yapımı çanak çömlelere önemli bir ihraç ürünü olarak ülke dışındaki topraklarda da rastlamak mümkündür. Karadeniz’in kuzey kıyılarında Don nehri havzasında yapılan arkeolojik kazılarda bu dönemlere ait Kolkha yapımı çanak ve çömlek örneklerine rastlanmıştır[Brashinskii I.B. (1980)].

Ekonomik ve kültürel gelişimin doğal sonucu olarak gelişen ülkeler arası ticaret kültürler arası etkileşime de zemin hazırlamıştır. Doğuda İran kültürü ile Karadeniz sahillerinde de Yunan ticaret kolonileri ile kurulan ilişkiler Kolkha kültürünün gelişim sürecinde önemli etkiler yaratmıştır.

Bugünkü Kobuleti kasabası civarında bulunan aynı yüzyıla ait bir Kolkha mezarlığında yapılan arkeolojik incelemelerde o dönemde bölgenin kültür dokusunda meydana gelen değişikliklere ilişkin ipuçları elde edilmeye çalışılmıştır. Buna göre 167 mezarın 42 tanesinde cenaze güneşin doğuşu istikametine doğru gömülmüştür. 19 mezarda toplam 49 tane sikke bulunmuş olup Sinope kaynaklı bir sikke dışında diğerlerinin tamamı Kolkha sikkesidir. Sadece 6 mezarda çanak ve çömlek kalıntıları bulunmuştur ve bunlar Ege kaynaklıdır. Yine sadece 2 mezarda silah araç gereçleri bulunmuştur; bunlardan birinde bir ok ucu diğerinde ise üç tane demir mızrak ve altı tane bronz ok ucuna rastlanmıştır. Bu yıllarda yerli Kolkhalı asilzadeelere ait mezarlarda kendi yazı dilleri olmamasına rağmen Grek harfleri ile ölen kişinin isminin kazınmış olması bu kültürel etkileşimin ilk belirtisidir. Örneğin Kolkha’nın kuzeydoğu kısmında Sairjke civarında bulunan ve yine aynı yüzyılda yaşamış Kolkhalı savaşçılara ait olduğu sanılan mezarlardan birinin üzerinde ölen savaşçının ismi Grek harfleri ile “Metos” olarak yazılmıştır. [Tsetskhladze G.R. (1994)].

Yine bu döneme ait çok sayıda Kolkha sikkesi örneklerinin günümüze kadar ulaşmış olması ülkede merkezi bir krallığın hüküm sürmeye devam ettiğini göstermektedir.

Yüzyılın sonunda İran seferinden dönmekte olan bir Yunan ordusuyla birlikte bugünkü Trabzon bölgesinde yaklaşık bir ay konaklayan Xenophon da bunu doğrulamakta ve o sıralar Phasis bölgesinde Aiet’in soyundan gelen bir kralın hüküm sürdüğünü bildirmektedir. Güçlü ve bağımsız bir merkezi bir yönetime sahip olduğu anlaşılan Kolkha’nın aynı zamanda da zengin bir ülke olduğu yine Xenophon’un notlarından anlaşılmaktadır. Zira normalde Trapezus üzerinden deniz yolu ile Yunanistan2a geri dönmeyi amaçlayan Yunanlı komutanlar bir süre sonra sonra fikir değiştirerek daha doğudaki Kolkha krallığını istila etmeyi karar vermişler ancak askerlerini ikna edemediklerinden dolayı bu düşüncelerini gerçekleştirememişlerdir. [Gökçöl T. (1974)].

Xenophon’un Notları (27-33)
Xenophon Anabasis isimli esrinde Doğu seferinden dönen bir Yuan ordusunun Doğu Anadolu’yu güneyden kuzeye geçerek MÖ 400 yılında [GlombiowskiK.(1994)] Karadeniz’e ulaşmasını ve oradaki Yunan kolonilerinin yardımıyla Yunanistan’a geri dönmesini anlatır. Tarihe “Onbinlerin Dönüşü” olarak geçen bu seferin tüm ayrıntlı kayıtları bu sefere katılan Xenophon tarafından tutulmuştur. Xenophon’un kendi gözlemlerine dayanan bu kayıtlar yerli halkı Kolkha kültürüne mensup olan ancak Kolkha krallığı sınırları dışında kalan bugünkü Trabzon bölgesine dair en eski ve en ayrıntılı tarihsel verileri içerir. Yazarın bölgeye ilişkin gözlemlerinin son derece gerçekçi ve tutarlı olması nedeniyle bu çalışma bölgeyle ilgili en güvenilir antik yazılı kaynak niteliğini taşımaktadır.

Xenophon’a göre; aylar süren yürüyüş sonunda bugünkü Bayburt yakınlarında olduğu sanılan Gymnias isimli kente vardıklarında kendilerine Zigana dağlarını aşarak Karadeniz’e ulaşmalarında yardımcı olacak bir kılavuz temin etmişler o da onlara beş gün içinde denizi görebilecekleri konusunda söz vermiş ve sözünü tutmuştu.

Beşinci gün Thekes isimli dağa vardılar. İlk askerler doruğa varır varmaz büyük bir çığlık yükseldi. Xenophon ile artçılar bunu işitince cephenin de saldırıya uğradıüğını sandılar. Çünkü kendilerini yakmış oldukları bölgenin halkı izliyordu. Hatta artçılar bir pusuda bunlardan birkaçını öldürmüş ve tutsak almışlar yirmi kadar işlenmemiş öküz derisiyle kaplı kalkan ele geçöirmişlerdi…. Ama çok geçmeden askerlerin ‘Deniz deniz’ diye haykırdıkları duyuldu. (…) Tüm askerler doruğa varınca komutanlar gözleri yaşararak birbirlerini kucakladılar.” (Anabasis 4.7.2112) [Gökçöl T. (1974)].
Burada sözü edilen Thekes dağı bugünkü Trabzon ilinin güneydğusunda yer alan Madur tepesi olmalıdır. Zira Bayburt Trabzon güzergahında denizin görülebileceği en uygun mevki Madur tepesidir. Yunan ordusu bu tepeyi geçtikten sonra Ziganaların kuzey yamaçlarından aşağı Trapezus kentine doğru ilerlemeye devam etmiş olmalıdır. İlk karşılaştıkları Doğu Karadenizliler yüksek kesimlerde yaşayan ve Xenophon’un “Mkarın” adıyla
kaydettiği kabileidir;

Sorgun ağacından kalkanlarla ve mızraklarla silahlandırılmış olan ve kıldan elbiseler giyen Makronlar ırmak geçidinin öbür kıyısında savaş düzeninde beklemekteydiler; birbirlerine cesaret veriyor ve ırmağa taş savuruyorlardı. Attıkları taşlar Yunanlılara erişemiyor ve hiç bir zarar vermiyordu. O zaman Atina’da kölelik ettiğini söyleyen bir asker Xenophon’un yanına gidip bu halkın dilini bildiğini söyledi. ‘Sanırım burası benim anavatanım. Bir sakıncası yoksa onlarla konuşmak isterim’ dedi. Xenophon ‘Hiç bir sakınca yok. Haydi konuş onlarla ve önce kim olduklarını öğren’ dedi. Asker soruyu onlara sordu.” Makronlarız” diye cevap verdiler. Xenophon “şimdi de bize karşı neden savaş düzenine girdiklerini ve neden bize düşman olmaya gerek duyduklarını sor” dedi. Çünkü ülkemizi istila ediyorsunuz” diye cevap verdilker”.

.::. RİDOS.::.

Yazan Kader Erdem Tarih 05 Kasım 2008




RİDOS THERMAL HOTEL & SPA ODA TİPLERİ VE FİYAT LİSTESİ ( 2 Kasım 2008,Güncel liste )

MÜNFERİT FİYATLAR

STANDARD ODA
1 KİŞİ 135 YTL/2 KİŞİ 180 YTL
STANDARD ODA
1 KİŞ İ 120 YTL/160 YTL

SUIT,APART ODA

2+2(0-6YAŞ) KİŞİ 275 YTL

SUIT,APART ODA

2+2(O-6YAŞ)250 YTL

SUIT, APART ODA
4 KİŞİ 355 YTL
SUIT,APART ODA
4 KİŞİ 320 YTL

Fiyatlar yarım pansiyondur.(Sabah kahvaltısı,akşam yemeği ve havuz kullanımı fiyatlara dahildir)

Ulaşım seçenekleri;

* Trabzon havaalanına 95 km
* Rize şehir merkezine 64 km
* İkizdere merkezine 6 km
* İspir’e 68 km

Ridos Thermal Hotel & Spa

* T: 0464 416 21 50 (10 hat)
* F: 0464 416 21 59
* E: iletisim@ridoshotel.com
* A: Ilıca köyü / İkizdere / Rize / Türkiye

TRABZON HURMASI

Yazan Kader Erdem Tarih 31 Ekim 2008


Halk arasında ‘Cennet Hurması’ olarak bilinen ve kışın eksi 120 ile 180 derece arasındaki soğukta ayakta kalabilen Trabzon hurmasının kanser başta olmak üzere birçok hastalığı önlemesine, cilt güzelliği ve ‘diyet’ açısından önemli bir yere sahip olduğu kadar sanayide aranılan bir hammadde olmasına rağmen kıymetinin bilinmediği ortaya çıktı.
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Ordu Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Turan Karadeniz, insan sağlığı açısından çok önemli bir meyve türü olmasına rağmen Trabzon hurmasının üretiminin çok düşük seviyelerde kaldığını belirterek, “Bu meyvenin kıymetini bilmiyoruz” dedi.
Trabzon hurmasının anavatanının aslında Çin ve Japonya olduğunu, ülkemizde ise Karadeniz, Hatay ve Antalya civarında yetiştirildiğini ifade eden Prof. Dr. Karadeniz, bu meyvenin Türkiye’de ilk kez Artvin yöresinde yetiştirilmesi ve o dönemde Trabzon’a bağlı bir bucak olması sebebiyle ‘Trabzon Hurması’ denildiğini kaydetti.
Bu meyvenin en çok Akdeniz bölgesinde yetiştirildiğini kaydeden Prof. Dr. Karadeniz, “Bu meyve türü subtropik bir iklim meyvesi olmasına rağmen ülkemizde Deniz kenarlarında başarıyla yetiştirilmektedir. Kışın yapraklarını döker ama eksi 120 ile 180 derece arasındaki soğuğa dayanır. Taze ve kurutularak tüketildiği gibi, gıda sanayiinin tatlı, dondurma, marmelat, krema, muhallebi, kek, püre gibi alanlarında kullanılır. Bazı ülkelerde meyveler dondurularak, kurutularak, şişelenerek veya taze olarak pazarlamaktadır. A vitamini ve karbonhidratlarca çok zengindir. Kalp-damar sistemi hastalıklarının tedavisinde şifalıdır. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirmekte, sindirim sistemi hastalıklarına iyi gelmektedir. Aynı zamanda, günümüzde yaygın olarak görülen kanser hastalıklarından korunmada önemli bir yer tutmaktadır. Genel olarak Trabzon hurması zayıflığın giderilmesine, kansızlığa, vitamin eksikliğine, mide-bağırsak hastalıklarına iyi gelmektedir. Bu meyve yenmeye devam edilirse ishali kesmekte, iştahı açmakta, mideyi kuvvetlendirmekte, safranın hararetini gidermekte, mide gastridini önlemekte, bağırsak iltihabını iyileştirmektedir. Trabzon hurmasının yaprakları kaynatılıp sık sık saçlar yıkanırsa saçlara iyi gelir ve sık sık yüzler yıkanırsa cildi güzelleştirmektedir. Yaprakları ise kaynatılarak elde edilecek su temizlik işlerinde kullanılırsa, deterjan gibi temiz yüzeyler ve eşyalar elde edilmektedir” dedi.
Prof. Dr. Karadeniz, bütün bu olumlu özelliklerine rağmen Trabzon hurmasının ülkemizde yeteri kadar yetiştirilmediğini vurgulayarak, “Bu meyvenin yetiştiriciliği yıllar öncesine gitmesine rağmen gerek üretim gerekse pazarlama açısından ülkemizde henüz istenilen düzeye ulaşılamamıştır. Bugün 40′ın üzerindeki ilde ancak 750 bin adet Trabzon hurması ağacı yetiştiriliyor ve bu ağaçlardan sadece 15 bin ton ürün alınabilmektedir” diye konuştu. “TRABZON HURMASI PAZARI İSRAİL’İN ELİNDE BULUNUYOR”
Yetkililerden edinilen bilgilere göre, Karadeniz Bölgesi’nde tütün, çay, fındık ve pancar yetişen topraklara uyum sağlayan Trabzon hurmasının iyi bir pazarı bulunuyor. Pazarın talep ettiği çeşitleri yetiştiren çiftçi, yurtiçinde ve yurtdışında satış sıkıntısı çekmiyor. Toprağın özelliğine göre 5 x 5 veya 6 x 6 metre aralıklarla dikilecek 30-40 fidanla oluşacak bir Trabzon hurması bahçesinde verim üç yaşında başlıyor. 6-8 yaşında ortalama 4-5 bin kilo meyve alınabilen bir dönüm bahçenin geliri, fındık, tütün, pancar, buğday, arpa vb. tarım ürünlerinin gelirini kat kat aşıyor. Avrupa’da marketlerde taneyle satılan Trabzon hurmasının kilosu 1.5-2 Euro’ya geliyor. Avrupa’da perakende kilosu 3-3.5 YTL dolayında olan Trabzon hurmasının İstanbul marketlerindeki fiyatı ise 5 YTL civarında bulunuyor.
Türkiye İsrail’in iki katı üretim yapmasına rağmen Trabzon hurması pazarı İsrail’in elinde bulunuyor. İsrail’in Avrupa ülkelerine yıllık 3 bin ton Trabzon hurması ihraç ettiğini hatırlatan yetkililer, bu durumu, “Türkiye’de üretilen Trabzon hurmasındaki kekremsi buruşuk tat, bu ürünün tüketilmemesi ve tercih edilmemesi üzerindeki en etkili nedendir. İsrail yetiştirdiği hurmalarda bu beğenilmeyen tadı giderdiği için pazar hakimiyetini de eline geçirmiştir” şeklinde açıklıyor.
Dünyada Trabzon hurmasının 2 milyon ton civarında üretildiği tahmin ediliyor. Çin en önemli üretici konumunda bulunurken bunu sırayla Güney Kore, Japonya, Brezilya ve İtalya izliyor. Yeni Zelanda, Avustralya ve Şili ise, Trabzon hurması üretimine yönelen ülkelerin başında geliyor.
Trabzon hurmasının meyve yaprakları Uzakdoğu ülkelerinde tıbbi ilaç ve bitkisel çay olarak tüketiliyor. Ünlü Japon yemeği ‘Sushi’nin bazı çeşitlerinin hazırlanmasında ve ayrıca ‘Tanen’li çeşitlerin ham meyvelerinden elde edilen usare, boya ve ilaç sanayiinde değişik amaçlarla kullanılıyor. Örneğin Japonya’da keresteler ‘kaki-shibu’ adı verilen ham Trabzon hurması meyvelerinden üretilen boya ile kaplanarak daha uzun ömürlü olmaları sağlanıyor. İçerisinde bulunan ‘Tanen’in tokluk hissi vermesi nedeniyle de zayıflamak için iyi bir gıda maddesi olduğu belirtiliyor.
Ordu’da ‘Japon elması’ gibi isimlerle bilinen Trabzon hurması, 1996 yılından bu yana yetiştiriliyor. Ordu Tarım İl Müdürlüğü tarafından ‘Hachiya’ ve ‘Moralı’ çeşitlerinin yanında tatlı çeşidi olan ‘fuyu’ çeşidinin yetiştirilmesi için deneme çalışmaları yapılıyor. Bu çalışma kapsamında da 2 bin 500 adet fidan dikildi. Ordu ilinde halen 450 hektar alanda 22 bin 500 adet Trabzon hurması ağacı bulunuyor. Dönüm başına 2-2.5 ton meyve alınıyor.

AYDER YAYLASI

Yazan Kader Erdem Tarih 30 Ekim 2008


Ayder, Çamlıhemşin ilçesinin 19 km. güneydoğusunda 1350 m. yükseklikte çam ormanları ile kaplı daha ziyade yayla niteliğinde bir yerdir. Fırtına deresi boyunca eşsiz doğa güzelliklerini izleyerek varacağınız Çamlıhemşin ilçesi hudutları dahilinde yer alan Ayder gürgen dibiyle Aşağı ve Yukarı Ambarlık(Gelin Tülü) şelalesi, yayla evleri, çiçekli düzleri, türlü çiçeklerdin elde edilen balı ve şifalı kaplıcasıyla sırtını Kaçkarlar’a dayamış, çam örtülü yamaçlarla kaplı cennet görünümündedir. Bakanlar Kurulu Kararı ile 1987 yılında “Turizm Merkezi” ilan edilen Ayder’de İl Özel İdaresi ve özel kuruluşlar tarafından otel, kaplıca tesisleri yapılmaktadır. Yaz aylarında yerli ve yabancı turistler 55 derece sıcaklıktaki yeraltından gelen, şifalı kaplıca suyundan yararlanmaktadır. Kaplıca romatizmal hastalıklar, iç hastalıkları, kadın hastalıkları ve cilt hastalıklarına iyi gelmektedir.

1871 tarihli Trabzon Vilayeti salnamesinin 174. Sayfasında, “ Hemşin nahiyesinde Hala deresi civarında Ayder nam mahalde gayet sıcak bir kaplıca olup yel illetine devası meşhur olup lezzeti hiçbir maden suyuna benzemez” ibaresi geçmektedir.

Bölge insanı tarafından senelerdir bilinen bu doğa harikası belde, gelen hizmetlerle daha çok insanın yararlanabileceği tesisleri de beraberinde getirmeye başlamıştır. Ayrı ayrı 50 kişinin girebileceği havuzlar, dinlenme salonları, yataklı, özel kabinler, duş kabinleri, basınçlı su bölümü, fizik tedavi bölümü ve doktoru bulunan modern tesis Ayder’de insanların hizmetindedir.

Ayder’de 700 kişiyi barındıracak şekilde yatak kapasitesi mevcut olup, yayla evleri tipinde konaklama tesisleri ve alt yapı tesislerinin çalışmaları plan dahilinde olup, bu sorunun çözümü için gerekli girişimler yapılmaktadır. Turizm Bakanlığı’nca Teşvikli Turizm Bölgesi durumundaki Ayder’in günümüze kadar uygulanan imar ve inşaat yönü turistik bir bölgenin sahip olacağı görünümde değildir. Ayder’de yöresel mimari özellik yansıtmayan beton yığınlarının ortadan kaldırılarak sahip olunan güzelliğe layık bir şekle getirilmelidir.

Ayder’de var olan turizm potansiyeli yolun asfaltlanarak hizmete girmesiyle kat kat artmıştır. Bu artış Ayder’de tüketimi de beraberinde getirmektedir. Dünyanın en güzel suyuna sahip olan Ayder’de pet şişelerde su satıldığı ve bu şekilde de doğanın kirletildiği düşünülürse Ayder’de yapılacak yatırımların çeşitliliği ve aciliyeti konusunda yatırımcılara yeterli mesaj verilmiş olur.

Ayder’deki sifalı suyun grubu; madeni az ılıca ve içmeler grubuna girer. Şifalı suyun bileşimi sodyum sülfatlı, holgimetalik ve radyoaktivitelidir.

TULUM

Yazan Kader Erdem Tarih 20 Ekim 2008


Tulum Anadolu’nun kuzeydoğusunda Trabzon, Rize, Artvin, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum illerinde kullanılan nefesli bir halk çalgısının adıdır. Trakya bölgesi, Balkan yarımadası ve İskoçya’da kullanılan gaydadan en önemli farklı pes sesleri kontrol edebilen boruya sahip olmamasıdır.

Tarihçe

İskoç gaydasının atası olan gayda-tulum benzeri nefesli sazların Romalılar tarafından Anadolu veya Trakya üzerinden kıta Avrupasına taşındığı teorisi genelde kabul görmektedir. 17. yüzyılda bölgeye gelen Evliya Çelebi seyahatnamesinde “dankiyo tulum sazı” ve “Sazende-i dankiyo düdüğü” olarak tanımladığı enstrumanı Trabzon Lazları’nın icat ettiğini bildirmiştir. Bununla birlikte Antik Yunanca olup “Hayvan derisinden yapılmış torba” anlamına gelen dankiyo kelimesi bugün neredeyse hiç bilimediği gibi dini sebeplerle ya da küçükbaş hayvancılığın terkedilmesiyle unutulmuştur . 1923 mümadelesine kadar Rumlar tarafından özellikle Maçka ve Kuzey Gümüşhane’de (Krom, Santa, İmera) yoğun olarak kullanılmaktaydı. Bunun yanı sıra Bayburt’ un kuzeyinde yer alan ve Trabzon’ a komşu olan bazı köylerde kullanılmaktadır. 1970′lere dek Holo boğazı köylerinde de çalındığı bilinmekte, kemençenin bazı parçaları çalmak için tulum gibi akort edildiğinden Trabzon folklorunda etkisi sürmektedir. Günümüzde tulumun tek enstruman olarak kullanıldığı bölge Hemşinliler’in yaşadığı Rize’nin Hemşin, Çamlıhemşin ve Erzurum’un İspir ilçesidir. Bununla birlikte Çayeli ilçesinden doğuya doğru Lazlar’ın yaşadığı Rize’nin Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin, Fındıklı ve Artvin’in Arhavi, Hopa, Borçka ilçelerinde ve Gürcistan sınırında geleneksel olarak çalınır. Artvin’in iç bölgelerinde Gürcüler tarafından da geleneksel enstruman olarak kullanılmakta. İç bölgelerde Tatos dağları sınırından itibaren yerini davul-zurnaya bırakmaktadır.

Yapısı
Tüyleri tezimlenmiş çebiç adı verilen oğlak derisinden delik yerleri bağlanıp, gövd bölümü elde edilir ön ayaklardan birine lülük, arka ayaklarından birine de nav takılarak yapılmaktadır Geleneksel olarak boynuzdan yapılan navlar günümüzde ahşaptır ve içine yöresine göre zimbon (Trabzon), çimon/çibu (Rize) adı verilen kamıştan yapılan komalı-pentatonik sipsi yerleştirilmektedir. Lülükten dudula adlı ağızlıktan üflenerek şişirilen enstrumanda sıkışan hava nav içinde bulunan zimbona gelir ve bırada parmaklar sayesinde istenilen ses elde edilir.

Akort
“B – si” “A -la” “G -sol” karar seslerinde akort edilen ve komalı pentatonik bir enstruman olup tek oktavlık ses rengine sahiptir.

Etimoloji
Türkçe tulum “deri kap”. 13. yüzyıl öncesinde ilk olarak Hakaz lehçesinde tulug formunda tespit edilmiştir.

Terminoloji

Çeşitli dillerde tulum terminolojisi:

Tulum duduki (Osmanlıca 17. yüzyıl)
Guda, tulum(Lazca)
Dankiyo, zimpona (Pontus Rumcası)
Gayda (Bulgarca, Türkçe Trakya’da)
Gajde (Makedonya)
Parakapzuk (Ermenice)
Gudastviri (Gürcüce)
Chiboni (Gürcüce Acaristan ve Artvin’de)
Shuvyr (Çerkez)
Sahbr, Shapar (Çuvaş Türkçesi)
Duda (Macarca)
Tulug (Azerice)
Sabouna (Yunanca)

Çırpınan Karadeniz

Yazan Kader Erdem Tarih 18 Ekim 2008


Temel’den vazgeçtiler

Karadeniz, kendisini var eden simgelerinden, ‘alameti farikalarından’ vazgeçiyor. Trabzon’da son 5 yıl içinde sadece 1 çocuğa ‘Temel’ adı verildi. Kızına ‘Fadime’ adı koyan olmadı. Karadenizli, güzelim koylarından da cayıyor birer birer

Şimal rüzgârlarının ardından Karadeniz

Son dönem hep manşetlerde, hep gündemde Karadeniz…
Ya kanserle…
Ya milliyetçilerin linç girişimiyle…
Ya sahil yoluyla…
Ya Nataşa salgınıyla…
15-20 yıl önce Karadeniz’e şimalden iki yel esti:
Biri Çernobil’in radyasyonunu getirdi; diğeri Rus hayat kadınlarını…
İkisi de Karadeniz’i altüst etti.
Sonra yel dindi. Geride derin izler, tortular, travmalar bıraktı.
Yeni yeni fark edilen bu tortuların kimi Karadeniz insanının derisinin altında, sağlığında ortaya çıkıyor; kimi sosyal yapısında…
Bölge içten içe kaynıyor. Ekolojik, sosyolojik, onkolojik dokusu değişiyor.
Siyaseti, ticareti, sağlığı, ekonomisi, açılım çabası, dipten gelen dönüşüm hırsıyla kımıldıyor Karadeniz…
Türküdeki gibi “çırpınıyor”.
Trabzon’da Atatürk alanına çıkan Gazipaşa Caddesi gibi, Artvin’e çıkan dar virajlar gibi, Sümela’ya uzanan adımlar gibi, milliyetçilik, fuhuş, işsizlik, kanser, her şey sürekli ve hızla “tırmanıyor” bu bölgede… Bölgenin en yaygın isimlerinden “Volkan” gibi patlıyor.
Türkiye’nin en kozmopolit yörelerinden olmasına, en zengin sosyal yapısını barındırmasına rağmen zaman zaman en bağnaz, en dışlayıcı, en hırçın milliyetçiliğin peşine takılıyor, fevri linç girişimlerine bulaşıyor Karadeniz… Papaz avına çıkıyor. Saldırganlaşıyor.
Sonra tıpkı adını aldığı deniz gibi sakinleşiyor. Bir yayla horonunda barışıyor kendiyle… Politikada Başbakan çıkarıyor, dizide Deli Ziya oluyor, ses yarışında Zeynep Başkan…
Esnaf göçüyor, yabancı gelinler geliyor, melez nesiller doğuyor, sahil yolu doluyor, işsizlik, yoksulluk, öfke büyüyor.
Ama yine de dizinin güzelim fotoğraflarını çeken foto muhabirimiz Ercan Arslan’ın deyişiyle- “herkes her an koltuğunun altındaki ekmeğini bölüp vermeye hazır gibi” yaşıyor.
Böyle bir dönüşümün ortasında, bölgeyi ve kanaat önderlerini avucunun içi gibi bilen, becerikli yerel muhabirimiz Tekin Atay’ın mihmandarlığında dolaştık Karadeniz’i…
Gittiğimiz her yerde bizi dostça karşıladı Karadeniz insanı… Trabzon’da kanserliler koğuşunu gezdik. Artvin’de dünyanın en uzun burnunu gördük.
Yol boyu bir denizin katline tanık olduk.
TAYAD’lısıyla da, MHP’lisiyle de, doktoruyla da, hastasıyla da, boşananıyla da, evleneniyle de konuştuk.
Ve Çırpınan Karadeniz’in fotoğrafını çektik.

Karadeniz deyince aklınıza ne geliyor? Hamsi, taka, burun, çay, Temel, Fadime, fıkra, silah, deniz, kemençe, horon?..
Şimdi sıkı durun:
Karadeniz bunların hepsinden vazgeçmeye doğru gidiyor.
Bütün bölgeye genellemek yanlış olur, ama gözlemler, eğilimin bu yönde olduğunu gösteriyor.
Dipten gelen bir dalga, eski Karadeniz’i silip süpürüyor.
Karadenizli kendisiyle özdeşleştirilen bütün “alameti farikalar”ından tek tek sıyrılmaya çalışıyor. Çocuklarına koyageldiği adlardan, hakkında yazılmış fıkralardan, belinden ayırmadığı tabancadan, sofrasından eksik etmediği balıktan, o güzelim koylarından… Cayıyor birer birer…
Çok başlıklı bir Karadeniz gezisinin benim açımdan en çarpıcı sonucu buydu:
O yüzden onunla başlamak istedim.
Gelin şimdi bu teşhisin kanıtlarını koyalım ortaya:

Abdullah’ın oğulları
İsim meselesi önemli… Bir kentte ne olup bittiğini kentte yaşayanların isimlerinden “okumak” mümkün çünkü…
Princeton Üniversitesi öğretim üyelerinden tarihçi Prof. Heath W. Lowry, “Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi (1461-1583)” başlıklı kitabında (B.Ü. Yayınevi, 2005) şehirdeki erkek isimlerinden yola çıkarak 1461′deki fetih sonrası Trabzon’un dönüşümünü kanıtlar.
Yöntemi basittir:
Osmanlı’da İslam dinine dönenlerin (“mühtedi”lerin) çoğunluğu baba adı olarak, babasının asıl adını vermek yerine “Abdullah”ı yazdırır. Yeni ismi, “Abdullah’ın oğlu” olarak kayda geçer.
Bu bilgiyle Prof. Lowry, 15 ve 16. yüzyıllara ait Trabzon Tahrir Defterleri’ni inceler, yetişkin evli erkek Müslümanların adlarını baba adlarıyla karşılaştırır.
Buna göre 1553 yılında Trabzon’da 570 yetişkin Müslüman erkekten yalnızca 2’sinin kendi adı Abdullah iken, 163′ünün baba adı Abdullah olarak kayıtlıdır.
30 yıl sonraki defterde durum şöyledir:
Şehirde 1134 evli erkek vardır. Bunlardan yalnızca 1′inin adı
Abdullah’tır. Ama 256’sının baba adı Abdullah olarak kayda geçilmiştir.
Prof. Lowry’ye göre bu, “Hıristiyan geçmişin hatırlatılmasının rahatsızlığından kaçınmak içindir.”
1523′te yüzde 85′i Hıristiyan olan Trabzon, fetihten sonraki 120 yıl içinde büyük dönüşüm yaşamış, sürgün tehdidi karşısında kentin çoğu Rum nüfusu, doğup büyüdükleri kenti terk etmektense İslama dönmeyi tercih etmiştir.
Nitekim 1523′ten 30 yıl sonra kent sakinlerinin yaklaşık yarısı Müslüman olmuştur.
Belki de bu travma, onları milliyetçilikte en ileri saflara taşımış, bölgeye gelen papazları kovalayacak bir nefrete dönüşmüştür.
Fetih sonrası yaşanan “isim ihtilali”nin bir benzerine tanık oluyoruz bugün…
Karadeniz, yüzyıllardır en popüler olan, fıkraları dillerde dolaşan isimlerini değiştiriyor artık…
Trabzon Nüfus Müdürlüğü kayıtlarına göre, 2000′den bu yana yani son 5 yıldır şehirde çocuğuna Fadime ismi koyan tek bir aile yok.

Temel yok, Temelcan var
Temel adı koyan, sadece 1 aile var.
6 çocuk ise “geçiş dönemi takılarıyla” adlandırılmış:
Temelcan, Temelefe, Temel Mehmet, Temel Serhat, Temel Berkcan ve Temel Ersin…
Peki “Temel” yerine verilen isimler neler?
Murat, Berk, Efe, Mustafa…
Tayyip?
Hiç yok. 2004′te bir “Tayyip Yasin” var, hepsi o…
En popüler kız isimleri ise şunlar:
Ece, Şule, Şiir, Esra, Gamze…
Bu tepki, bir modernleşme alameti olduğu gibi “Temel bir gün…” diye başlayan fıkraların yarattığı bıkkınlığın neticesi de olabilir.
Artık zekâsıyla dalga geçen bir fıkra başladığında Karadeniz’de üzerine alınan olmayacaktır. Trabzon’da kasetçilerde satılan skeçleştirilmiş Karadeniz fıkralarının alıcı bulmaması da bunu kanıtlıyor.

Eyüp Fatsa yanılıyor
Gelelim suçlara… Devlet İstatistik Enstitüsü’nün Doğu Karadeniz verilerine göre, 2003′te bölgeden 2681 kişi cezaevine düşmüş.
İşlenen suçlar listesi de bize, bir dönüşümün ipuçlarını veriyor. Geleneksel köy hayatına ait suçların yerini, modern kent hayatına özgü suçlar alıyor. En çok rastlanan suç, (1004 vaka) “İcra İflas Kanunu’na muhalefet”… Hırsızlıkla birlikte bu suçtan içeri girenler, diğer tüm suçluların toplamına yakın…
Irza geçme, sarkıntılık suçları Rusların gelişinden sonra çok azaldı. Yaralama, darp, cinayet ve ateşli silah taşıma geriden geliyor.
Silah taşımadan yatanların oranı sadece yüzde 2… Yani düğünde havaya kurşun sıkan Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa’nın “Buralarda âdettir” bahanesi, artık geçerli değil.
Trabzon Emniyet Müdür Yardımcısı İbrahim Azcan, silahla ilgili suçlarda son dönem düşüş olduğunu doğrularken, “Çoğu olay gibi bunun nedeni de ekonomik” diyor:
“Çünkü artık kurşuna para yetmiyor.”

Yayla şenliği yerine Televole

KARADENİZ’de bu eğilimle çakışan bir başka gelişme, kentleşmeyle birlikte yerel özelliklerin yitirilmesi…
Karadeniz sahil yoluyla, koyların kaybedilmesini, hamsi üretiminin gerilemesini, takaların denizden çekilmesini ayrı bir gün işleyeceğiz.
Rus akınıyla aile yapısının kökünden değişmesini de…
Ama başka birkaç ilginç ayrıntıdan bugün söz edelim:
Biri, yayla şenlikleri…
Karadeniz’in karakteristiği sayılan şenlikler birkaç yıldır popüler kültürün elinde can çekişiyor. Giresun Valisi Şükrü Kocatepe’nin de yakındığı gibi gurbette yaşayanlarla yöre halkını buluşturmayı amaçlayan şenlikler bir “sanatçı getirme yarışı”na dönüşmüş durumda… Kemençe çalınıp horon tepilen şenlikler gözden düşerken, Televole şarkıcılarını yaylaya çıkarmayı başaranlar en büyük ilgiyi görüyor.
Mesela bugünlerde en büyük kavga, Tarkan’ı baba ocağı Rize’ye getirebilmek için veriliyor. avea’dan izin alabilmek için Başbakan’ın devreye sokulduğu söyleniyor.

Ayda 40 burun ameliyatı

Karadenizliler, dünyaca ünlü burunlarını ‘düzelttirmek’ için ameliyata koşuyorlar. Estetik cerrah Karaçal: Trabzon’da her ay en az 40 burun düzeltildiğini rahatlıkla söyleyebilirim

“Karadenizli artık eski simgelerle anılmak istemiyor” dedik ya, bu “kendinden vazgeçme”nin en belirgin örneklerinden biri burun ameliyatları…
Burnuyla dünya çapında şöhret yapan Karadenizli, şimdilerde burun kemerini düzelttirmek için plastik cerrahlara koşuyor.
Trabzon’da plastik cerrahi 1986′da Operatör Dr. Yakup Kaya ile başlamış. 1990′larda Rusların ince küçük burunlarla çıkagelmelerinden sonra müthiş artmış. Sadece Kaya’nın 20 yılda 2500 burun yaptığı tahmin ediliyor.
Ardından KTÜ’ye plastik cerrahi ana bilim dalı açılmış ve öğretim üyeleri gelmiş.

Gelenlerin yarısı erkek
Şu anda kentte 5 plastik cerrah var. Yard. Doç. Naci Karaçal, 4 yıldır Trabzon’da görev yapıyor. KTÜ’de Plastik Cerrahi ana bilim dalı başkanı…
Burun operasyonlarını ona sordum:
-Kimler burun ameliyatı olmak istiyor?
-5-6 yıl öncesine kadar gelenlerin yüzde 55′i kadındı. Son dönemde eşitlendi.
-Neden değiştirmek istiyorlar?
-Eskiden “Nefes alamıyorum” filan gibi şikâyetlerle gelirlerdi. Artık doğrudan “Şeklini beğenmiyorum” diye geliyorlar.
-Nesini beğenmiyorlar?
-Aslında yeni nesilde koca kemerli Laz burnu yok. Ama yine de kemerleri küçültmek istiyorlar. Kemeri alıyoruz.
-Karadeniz sosyetesi mi geliyor daha çok?
-15-20 yıl önce daha çok sosyete geliyordu. Eğitim arttıkça plastik cerrahi de halka indi. Artık her kesimden insan geliyor.
-Kaça mal oluyor bir burun operasyonu?
-İlk zamanlar çok pahalıydı. Son 10 yılda ucuzladı. Bir ameliyat 1000 dolar.
-Kaç ameliyat yapıyorsunuz haftada?
- Ben haftada 4 ameliyat yapıyorum. 5 doktoruz. Trabzon’da her ay en az 40 burnun düzeltildiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
-Burun dışında da talepler oluyor mu?
- Artık yüz ve karın gerdirme, göğüs küçültme türü ameliyatlar da çoğaldı.
-Neden tırmandı bu eğilim..?
-Rusların gelişinin de etkisi var mutlaka, ama asıl etken medya… Televole’den etkileniyorlar. Çoğu ellerinde yıldızların resimleriyle geliyor. En çok Petek Dinçöz burnu istiyorlar.
-Siz ne diyorsunuz?
-Gelenlerin 6′da 1′ini “İhtiyacınız yok. Doğallığınızı bozar” diye vazgeçiriyorum.

‘Burnumuz kimliğimizdir’

Artvin’de Mehmet Özyürek karşıladı bizi… Hemen elimize kartvizitini tutuşturdu.
Kartta profilden çekilmiş bir fotoğrafı var. Üstünde şöyle yazıyor: “Guinness World Records/ Dünya Altın Burun Şampiyonu”. Mehmet Bey ya da Artvin’deki adıyla “Şampiyon Amca”, rekor yoksunu Türkiye’nin medar-ı iftiharı… Çünkü cebinde gezdirdiği sertifikasına göre, “Burun boyunun, ucundan bitiş noktasına kadar 8,8 santimetre olduğu saptandı ve Guinness Rekorlar Kitabı’na katıldı”.
Kendisi 60 yaşında… Çocukken “burnu büyük” diye alay ederlermiş. Şimdi aynı burunla, alaycılarından intikam almış.
Rize Çay TV’de “Karadeniz Altın Burun Yarışması”na gırgır olsun diye katılmış. Birinciliği yakalamış. Kaliforniya’dan, Guinness yarışmasından aramışlar. Meğer burnunun ünü oraya kadar uzanmış. Kendisini kitaba alacaklarmış. Uzun temaslardan sonra uzmanlar gelmiş. “Şampiyon Amca”, “Altın Burun” olarak tescillenmiş.
Şimdi Karadenizlilerin burun ameliyatlarından söz edince tepki gösteriyor.”Burnumuz bizim kimliğimizdir. Vazgeçemeyiz” diyor: “Bana bakıp vazgeçsinler. Ben çirkin mi görünüyorum. Üstelik dünya rekorunu elimde tutuyorum.”

Kanser, Çernobil yağmurlarıyla geldi

Karadeniz, “Çernobil etkisi teorisi” ve kanser endişesi ile çırpınıyor. Göğsünden 12 santimlik bir tümör alınan Erkan’ın babası, “O yağmurları yiyen adam ne olur? Radyasyonu almışız daa!” diyor

Deli yağmur, çılgın yeşilin üstüne yağıyor. Sarp patikalarını tırmanıyoruz Ardeşen’in… Çıktıkça başımız bulutlara değiyor; bulutlar başımıza… Teypte Kazım Koyuncu tulumuyla dertleşiyor:
“Bu dere yılan olsa narino/ Derdimi bilen olsa/ Oturup da ağlardım narino/ Yaşımı silen olsa…”

Acılar filiz veriyor
Hopa… Arsin… Arhavi… Ardeşen…
KTÜ Tıp’a göre “En çok kanser hastası o beldelerden geliyor.”
Biz de o beldelere gidiyoruz; amansız bir marazın izini sürercesine… Ardeşen radyasyonlu çayların gömüldüğü toprak… Bir kuşak önce ekilmiş acılar filiz veriyor. Göğe yakın bir yerde, Yurtseven köyünde duruyor arabamız:
Dost canlısı, gözü yaşlı Berberoğlu ailesinin yanındayız. Nezaket Berberoğlu’nun evladının birini trafik almış, evlat bildiği diğeri kanserle boğuşuyor. Ve o, yağmurların ecel getirdiği günü gözyaşıyla anımsıyor:
“Bir sabah kalktım, salatalık tarlası sapsarı olmuştu. ‘Radyasyon vurdu’ dediler. Bostanda hiç sebze olmadı o sene… Toprağımız, betona döndü. Yedik lahanamızı; sütümüzü içtik. Çayın bir kısmını fabrikanın bahçesine gömdüler, kalanını çayımıza kattılar. Aldık radyasyonu, kaybettik sağlığımızı… Hastane yolu bilmezdim, hastaneden çıkmaz oldum!”

Çalınan çaylar
1986′da Çernobil nükleer santralı patladığında Erkan Berberoğlu 1,5 yaşındaymış. Rüzgâr, nükleer serpintileri tarlalarına taşımış, Erkan’ın sütüne, yoğurduna bulaştırmış. Karadenizli’nin ekmeği, suyu, rızkı olan çay, bir günde düşmanı, celladı oluvermiş.
Avrupalı yaşıtlarının mamaları imha edilirken, Erkan’ları uyaran olmamış. Tersine, “sorumlu” Bakan, “Ben içiyorum, siz de için” diye şov yapmış.
Radyasyonlu çayları aşağı fabrikanın bahçesine gömmüşler. Sonra bir gün gömülü çayları çuvallarla arabaya yükleyenleri yakalamış Milliyet… Çalınan çaylar içilmiş; kalanlar yeraltı sularına karışıp zehirlemiş toprağı… Erkan, onlarla büyümüş.

Radyasyon aldık da
Hastaneye koşan ilk hastalara “Daha durun” demiş doktorlar; “Etkisi 15-20 yılda görülür bunun… Şimdi teker teker geliyorsunuz, o zaman otobüslerle geleceksiniz”.
Ve Erkan 20 yaşına gelince bir gün sol kolunun altında bir ağrı hissetmiş. “Otobüsler dolusu hastalar”a katılıp Ankara Gazi hastanesine gitmiş, göğsünde 12 santimlik bir tümör bulunmuş; alınmış. Tekrarlama riskine karşı yoğun kemoterapi alıyor Erkan… Tedavi, Berberoğlu ailesine ayda 1 milyara mal oluyor.
Doktoru, Gazi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Nazan Günel, 1990′larda kurulan Çernobil Komisyonu’nun da üyesi… Ama “Hastalık Çernobil kaynaklı diyemeyiz” diyor. Gel de Erkan’ın babasına anlat bunu… Şinasi Berberoğlu, daha önce adını bile duymadığı şeyi, Azrail diye tanıyor şimdi:
“O yağmurları yiyen adam ne olur? Radyasyon almışız daa…”

Öfke ve tevekkül
Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu “Rakamlara bakmayın, hastaların çoğu Ankara’ya, İstanbul’a gidiyor. Çoğu da doktora gitmeye ürküyor. Karadeniz’de kanser patlıyor” diyor.
En az kanser kadar tehlikeli bir salgın bu:
Bilime, tıbba, iktidara güvensizlik…
Yalanı görmüş insanlara özgü bir ihanete uğramışlık duygusu, kiminde paniğe dönüşüyor; kiminde boşvermişliğe…
Arabamız patikalarda arsız dallara sürtüne sürtüne dağdan inerken, yağmur hababam çiseliyor uçsuz bucaksız yeşilliğin üstüne…
Kazım Koyuncu’nun “Hep yedik o yağmurları kafamıza” sözleri çınlıyor kulağımızda… Teybimizde yine onun sesi: “Dünya benim sanırdım meğersem yanılmışım/ Felek gözün kör olsun, ne kadar geç kalmışım.”

Onkoloji koğuşunda…

Trabzon’da Farabi hastanesindeyiz. KTÜ Onkoloji Bölümü Başkanı Prof. Fazıl Aydın’la, baştan aşağı yenilenen bu modern hastanenin kanser koğuşlarını geziyoruz. Serviste 8 hasta yatıyor. Rahminden 4,5 santimlik kitle alınan Aysel Yalçın, “Bu illet eskiden yaygın değildi” diyor, “Çernobil’den sonra türedi.”
Yan odada yatan Arsin’li Muhittin Çiçek de emin bundan… Tükürük bezlerindeki tümörü almışlar. “O dönem çok fındık, çay tükettik. Ondandır” diyor.
İsmini vermekten kaçınan bir doktor, bu teşhise katılıyor:
“O dönem fındığı, çayı imha etmeyi göze alamadılar, hastalığın yayılmasına göz yumdular. Bize konuşma yasağı koydular. Belirli kanser türlerindeki artış ortada. Radyasyona duyarlı troid kanserine rastlanmazdı, şimdi 4 troid kanseri tanıdığım var.” Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yakup Arslan, sakat doğumlarda artış olduğunu doğruluyor. Ancak “Bunun pek çok nedeni olabilir. Çernobil öncesi ve sonrası sakat doğumlara dair istatistik de yok” diyor. Yine de “Çernobil’in bölgeye etki ettiğine inanıyor.”
Doktorlar kesin yargılardan kaçınadursun, Karadeniz “Çernobil etkisi teorisi” ve kanser endişesi ile çırpınıyor. Hastalar otobüslerle büyük kentlere akıyor. Kimi bir kemoterapi reçetesi yazdırmak için saatlerce yol gidip geri dönüyor, kimi bu belayla nasıl baş edeceğini bilemeden ölüyor.
Karadeniz, bilimsel araştırma, sağlık taraması, erken teşhis seferberliği bekliyor.

‘İki Çernobil daha var’

Prof. Dr. Fazıl Aydın, KTÜ Tıp fakültesi Onkoloji Bölüm Başkanı.
Lenf kanseri olan annesini, tedaviye Ankara’ya götürmüşler. Kendisi kanserle ve “Karadeniz’de kanser patladı” paranoyasıyla baş etmeye çalışıyor:
Halkla aranızda bir güven sorunu var.
Biz ne desek halk, bu belanın Çernobil’den olduğuna inanmış bir kere. Tepki, yönetimin umursamaz tavrına.. Çaylar imha edilirken çay içen bakana… Keşke sigaraya da aynı tepkiyi verebilsek.

Gerçekten patladı mı Karadeniz’de kanser?
Abartılıyor. Bölgede kanser vakası çok, ama Marmara’yla, Ege’yle mukayese edince oranlar birbirine çok yakın. “Çernobil’le arttı” da diyemeyiz, Çernobil öncesi kayıtlar olmadığından mukayese olanağı yok.

Hangi tür kanser yaygın?
Guatr çok yaygın. Mide ikinci sırada…

Radyasyon etkisini 15-20 yılda gösterir diyorlar?
Nükleer bomba atılan Japonya’da kan kanseri o kadar yıl sonra çıktı. O anlamda riskli dönemdeyiz.

50 hasta sıra bekliyor
Bundan sonra ne yapılmalı sizce?
Gelişen duyarlılığı bilince dönüştürmeliyiz. Köyde gidiyorum, adam “Bu Çernobil bizi kanser etti” diyor, ama bir sigarayı diğerine ekliyor. “Sen Çernobil’i içiyorsun, haberin yok” diyorum. Erken teşhis çok önemli, ama üniversitenin erken teşhis bölümüne uğrayan yok. Hasta olmadan gelmiyorlar. Her sene 2-3 toplantı yapıyoruz. En fazla 20-30 kişi geliyor. Halkı eğitmemiz lazım. Burnumuzun dibinde, Ermenistan’da, Bulgaristan’da iki Çernobil daha var. Bugün kaza olsa Türkiye ne önlem alabilir, gelin bunu konuşalım.

Kanser Hastaları Derneği
‘Her evde bir kanserli var’

Kanser Hastaları ve Yakınları Derneği, Trabzon’da bir yıl önce kurulmuş. Başkan, avukat Sibel Suiçmez 2003 sonunda kızkardeşi kansere yakalanınca fark etmiş ki, herkes aynı dertten mustarip… “Her Karadeniz ailesinde en az bir kanserli var”. Ve halk bilinçsiz. Hastalarla yakınlarına tıbbi, hukuki destek vermek için bu derneği kurmuş:

Rakamlar kanser patlamasını yalanlıyor.
Bilim insanlarıyla aramızda güven sorunu var. Onlara ve devletin verilerine inanmıyoruz. Çernobil sonrasında önlem alacaklarına halka yalan söylediler. Çay, fındık tüketmeye teşvik ettiler.

Kanser hastalarının durumu nasıl?
Panik havası var. Hasta yakını hastadan, hastalar birbirinden gizliyor. “Kanser” yerine “O kötü hastalık” diyorlar. Açıklama yapsak moral bozmakla suçluyorlar.

Talebiniz ne?
Sağlık taraması istiyoruz. Hastane, doktor, teknik donanım yetersiz. Acilen bir onkoloji hastanesi kurulması gerekiyor. Bağımsız kişilerin araştırma yapmasını bekliyoruz.

Cavit Koyuncu
‘Oğlum öldü, başkaları ölmesin’

Hopa’nın Sugören Mahallesi’ndeyiz. Ara sokakta mütevazı bir apartman dairesi… Salondaki dolabın üstünde 2 gitar, kutularında yan yana duruyor. Kazım Koyuncu’nun evi burası… Gitarlar, onun gitarları…
33 yaşındaki rockçı, müziğiyle olduğu gibi ölümüyle de önce Karadeniz’i, sonra Türkiye’yi salladı.
Genç yaşta, üstelik tam da Çernobil’le savaşta akciğer kanserinden ölmesi deprem etkisi yarattı.
Karadeniz’de en çok onun kasetleri satılıyor, radyolarda en çok onun müziği çalınıyor şu ara… Baba evi Hopa’da şenliklere onun adı verildi. Hopa’nın ÖDP’li belediye başkanı Yılmaz Topaloğlu “Onun hassasiyetini doğru hedefe taşımalıyız” diyor. Bir kanser tarama merkezi için sivil girişim örgütlemeye çalışıyor.
Kazım’ın babası, 50 yıllık TİP’li Cavit Koyuncu, oğlunun gitarlarına bakan koltuğunda ağır konuşuyor:
“Her yerden genç kanser haberi geliyor. Oğlumu kaybettim, ama onlar da benim evladım. Burada insanlık kalmamış. İnek gibi önüne ne konursa içiyor yetkililer… Hiçbirini affetmiyorum. Küba’da insanlar parasız tedavi ediliyormuş. Açsınlar kapıları, oraya gidelim.”

Nataşa salgını geçti güzellik furyası başladı

10 yıl süren Nataşa salgını geçti ama deldi de geçti. Geride dağılmış yüzlerce aile, onlar gibisini arayan erkekler, onlara benzemek isteyen kadınlar bıraktı. Bu ihtiyaçtan, onlar gibisini yaratmak için faaliyet gösteren yüzlerce güzellik salonu doğdu

Trabzon’un Çömlekçi Mahallesi… Kentin eski fuhuş üssü… Duvar yıkılınca ilk canlanan yer burası olmuş. Sarp kapısının açıldığı 1989′da 15 kişi geçmiş kapıdan…
10 yıl sonra bu rakam, 280 bin olmuş
İlk Ruslar bavullarla gelmiş. Semtte Rus pazarı açılmış. Trabzon’da ticaret birden canlanmış.
Ardından kadınlar akmış bölgeye… Kültürlü, tahsilli, yoksul, genç ve güzel kadınlar… Yıkılan duvarın altında kalmış bir kuşağın sürgünleri…
Rus-Türk insan tacirlerinin ortaklığıyla kitleler halinde getirtilip Çömlekçi otellerine yerleştirilmişler.
1980′lerde topu topu 6 oteli olan semtte 30 yeni otel birden açılmış. Saati 100 dolardan pazarlanmış kadınlar…
Çevre illerden traktörünü, öküzünü satıp gelmiş köylüler… “Otel mafyası” işe el koymuş. Çömlekçi kirli paraya doymuş.
10 yılın sonunda polis “Yeter” demiş, oteller temizlenmiş, 2000-2005 arası fuhuştan 4 bin kadın sınır dışı edilmiş.
Ve yaygın adıyla “Nataşa”lar kenti terk etmiş.

Bugünkü Çömlekçi
Bugün Rus pazarı sönük, Çömlekçi, bir tufan sonrasının enkazını andırıyor.
Şairin deyişiyle, “Dağınık pazar yerlerine benziyor memleket”…
Uzun cadde boyunca çoğu ismini kentlerden, semtlerden alan, eski “bereketli” günlerine yanan onlarca eski püskü otel yan yana dizili…
Esnaf keyifsiz. Yollarda, tek tük Gürcü, Azeri göçmen kadınlar, toplu göçe katılamamış yaralı kuşlar gibi dolanıyor.
10 yıl Trabzon’un sosyal hayatına bir deprem yaşatan Nataşa’lar güneye, Akdeniz’e indi.
Geride ruhsal, toplumsal, cinsel açıdan yıkık bir kent bıraktılar.
Dağılmış ocaklar, yeni zevkler keşfinde parasını tüketmiş tatminsiz adamlar, rakiplere benzeyeceğim diye sararttıkları saçlarıyla mutsuz kadınlar… Fırtına dinince baş başa kaldılar. Ve bakınca birbirlerini tanıyamadılar.

Fırtınanın ardından…
Önce tahribat raporunu verelim:
Yabancı hayat kadınlarından sonra boşanmalar hızla arttı bölgede:
Önceki yıl Doğu Karadeniz’de toplam 1730 çift boşandı.
Trabzon’da 4 yılda boşanmalar 2 katına çıktı.
Gümüşhane’de 1999′da 25 çift boşanmıştı. 2003′te 1005′e çıktı. Artış 40 kat…
Bunların bir kısmı, yabancı kadınlara çalışma izni alabilmek için yapılan “hülle evlilikler” yüzünden… Bir dönem köyün delilerinin ya da para düşkünü açıkgözlerin nüfus cüzdanları alınarak Nataşa’lara toplu nikâh kıydırılmış. Yüzünü bile görmediği kadınlarla bilmeden yıllar yılı evli kalmış erkekler… Bir gün gerçekten evlenmeye kalkışınca “çoktandır evli” olduklarını öğrenmişler.
Erkan Ocaklı’ya “Oy Nataşa Nataşa / kodun bizi ataşa / çıkardın bizi yoldan / gavur kızı Nataşa” diye horon söyleten bu tablo işte…

‘Hülya Avşar bile boyun eğiyorsa…’
Bugün bir sosyoloji laboratuvarını andırıyor Karadeniz…
10 yıllık zelzelenin yaraları sarılıyor, ilişkiler yeniden harmanlanıyor
“Nataşa”lar gitti, ama giderken Karadeniz erkeği ile kadınını değiştirdi.
“Nataşa” salgınından sonra Karadeniz’de tecavüz vakalarının azaldığını, artık yolda daha kolay yürüyebildiklerini söyleyen Trabzonlu bir avukat kadın şöyle diyor:
“Karadeniz erkeği değişti. Kendine bakmayı öğrendi. Her gün yıkanmayı, parfüm almayı, sürmeyi öğrendi. Adabıyla kadınlarla içki içmeyi, dans etmeyi… Kendi eşiyle yapmadığı şeylerdi bunlar…”
Ya kadınlar?..
Aynı avukat şunları söylüyor:
“Çoğu katlandı kocasının ihanetine… Çoğunun idolü Hülya Avşar’dı… ‘Onun gibi başarmış bir kadın bile katlandıktan sonra benim yuvamı yıkmama değer mi?’ dedi. Sineye çekti.”

Güzelleşme kampanyası
Sonra bambaşka bir gelişme oldu.
“Taşfırın” Karadeniz erkeği, yeni kadın için kendine çeki düzen verirken, bazı kadınlar da, yabancı rakiplerle rekabet için daha bakımlı olmanın, daha dişi görünmenin derdine düştü.
Bölgede güzelleşme furyası başladı.
Trabzon’un ana caddelerindeki tabelalara şöyle bir göz gezdirseniz onlarca güzellik salonunun müşteri çağırdığını göreceksiniz.
Çoğu, lazerle epilasyon, saç ekimi, cilt bakımı, botoks, kırışıklık tedavisi, solaryum yapıyor.

Ne oldi sağa, ne oldi boyla?
Kentin 3 güzellik merkezinden biri olan Flormed, 1 yıl önce açılmış.
Merkezin pratisyen estetik hekimi Tarkan Kalaycıoğlu, 1 yılda 420 hasta kabul ettiklerini söylüyor:
“Karadeniz erkeği buralara gelmezdi eskiden… Son 10 yılda onlar da güzelliğine düşkün hale geldi. Eskiden istenmeyen tüyleri aldırmaya daha çok bayanlar gelirken, şimdi 25-40 yaş arası erkekler de çoğaldı. Plajda, havuzda kıllı vücudundan utandığı için gelip boyun altı kıllarını aldıranlar var”.
Daha da ilginci bu salgının taşraya kadar yayılması…
Geçen ay Beşikdüzü ilçesinde bir güzellik merkezi açıldı.
Ruslar gitti, ama “Ruslaşma çabasında” bazı kadın ve erkekler bıraktı geride…
Herkes öyle değil elbet… Bütün bu hengamede bazı gerçek aşk hikâyeleri de yaşandı, yabancı gelinlerle mutlu evlilikler yapanlar da oldu. Ve onlardan melez, yepyeni bir Karadenizli nesil doğdu.

TRABZON EMNİYET MÜDÜR YARDIMCISI İBRAHİM AZCAN:
Faturayı henüz bilmiyoruz

İbrahim Azcan Trabzon Emniyet Müdür Yardımcısı. Son yıllarda gördüğüm en sempatik polis… Olaylara polisiye gözle değil, sosyolog gözlüğüyle bakıyor. İki kitabı var. Yabancı uyruklu hayat kadınlarıyla konuşarak ve kendi gözlemlerini ekleyerek yazdığı “Nataşa” kitabı da piyasaya çıkmak üzere.

Karadeniz’de “Nataşa” işi bitmiş görünüyor. Nasıl oldu bu?
Evet, 90′larla erimeye başladı. Trabzon bir liman şehri, Rusya’ya açılan kapı. Bir dönem haftada 5 geminin kalktığını, cafe’lerin kadın kaynadığını bilirim. 90′larda otel patlaması oldu. Şimdi azaldı. Ama bu, polis sayesinde olmadı. Bir şekilde kanıksandı, doydu toplum ve inişe geçti.

Ne tortu kaldı?
Sosyal tahribat büyük oldu. Boşanmalar arttı. Aile dışı çocuklar doğdu. Ama öte yandan da kadın erkeğin, erkek de eşinin değerini anladı. Bir sosyal dönüşüm oluştu. O anlamda hem ilerleme, hem gerileme yarattı.

Nataşa’lardan sonra çocuk istismarı, tecavüz azaldı deniyor?
Katılmıyorum. Öyle olsa Rusya’da bunların hiç olmaması lazım. Oysa Rusya çocuk istismarının hoyratça yaşandığı ülkelerden biri. Bu olaylardaki azalma belki de eğitim seviyesinin yükselmesindendir.

Bir dönem polis göz mü yumdu olup bitene?
Yasalara göre bir erkeğin bir kadınla para karşılığı cinsel ilişkisi suç değil. Otele girip almaya yetkim yok. Ancak insan ticaretine yönelik organize fuhuş varsa, kadın vizesiz ya da hastaysa adli suç ve müdahale hakkı doğar. Onları da alıp sınır dışı ediyoruz, insan simsarları ismini değiştirip yeni pasaportla tekrar yolluyor.

Ne kadar para döndü?
Ciddi para akımı oldu. Erzurum’dan, Ağrı’dan müşteriler geldi. Konuştuğum Nataşa’lardan biri günde 3-5 kişiyle birlikte olduğunu söylemişti. Ayda ülkesine 2 bin dolar gönderiyordu. 1000 Nataşa’nın çalıştığı bir ilde ayda en az 2 milyon dolar yurtdışına çıkmıştır.

Nasıl insanlardı konuştuğunuz “Nataşalar”?
Çoğu kültürlü, ama hayat hikayeleri hep pürüzlü kadınlar. Ekonomik refah ve kurtuluş arıyor, mecburiyetten yapıyorlar. Birlikte oldukları erkeklerle ciddi kültürel farklılıkları var. Bazısı son derece inançlı… Erkek namaz kılmadan yatmayı kabul etmeyenleri bile var.

Ya Karadeniz kadını?
Hem olumlu hem olumsuz etkilendi. Çoğu erkeğini sahiplendi, ama boşanmalar da çok arttı. Faturayı henüz bilmiyoruz. Üniversite araştırmalı.

Çözüm ne?
Bu, arz talep meselesi. Bu talep varoldukça baş etmek çok güç. Polisiye tedbirle olmaz.

Nataşa’lar için ne yapılmalı?
Patronları “Biz polisle işbirliği içindeyiz. İhbar edersen yanarsın” diyor. Kadınları köle gibi çalıştırıyor. Biz de yakaladığımızı nezarethaneye koyuyoruz. Oysa psikolojik desteğe, güvenliğe ihtiyaçları var. İnsan ticareti mağduru bu kadınlara sosyal, ekonomik, insani yönden yardım etmemiz lazım. Devletin değil, sivil örgütlerin yönettiği, kendi uyruklarından olanların çalıştığı kadın sığınma evleri kurulmalı.

AVUKAT SİBEL SUİÇMEZ
Nataşa olayı 2. Çernobil’di

Nataşa olayı Karadeniz’e neye mal oldu?
4 boyutlu sosyolojik bir olay yaşandı. Erkek, 2 kadın ve çocuklar açısından. Bu da bir başka Çernobil’di. Kadınlar psikolojik travma geçirdi. Hala ilaç kullanıyorlar, ama konuşmuyorlar. Zaten çoğunun erkeği gurbetteydi, fazla beraber olmazlardı. Gizli bir kabulleniş vardı, ama ilk kez 2. kadın gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Bazı erkekler yabancı kadını alıp eve getirdi, yatağında yatırdı. Karısı, çocuklarla yan odadan dinlemek zorunda kaldı. Ne yapabilirdi ki?.. Çoğu kabullendi.

Size başvuranlar olmadı mı?
“Ne yapabilirim?” diye geliyor. Erkeği eleştiremiyor. Bir kısmı yanlış hedef seçip kadınlarla mücadeleye girişiyor. Bir kısmı, “Herhalde bizim bir eksiğimiz vardı da erkekler gitti” diye onlara benzemeye çalışıyor. Bir dönem Trabzon’da bütün kadınlar sarışın olmuştu. Gün boyu tarlada çalışan kadın mis kokup bütün gün oturan kocasına hizmet etmeyi denedi. Herkes işin arz bölümüyle ilgiliydi. Talep edenler erkekler yine sıyırdı. Oysa asıl erkeğin ahlaki davranışı tartışılmalıydı. Hoş, belki erkeklerin de farklı öyküsü vardı.

Çocuklar?
Sağlıksız bir yeni nesil oluştu. Parçalanmış ailelerin çocukları ortada kaldı. Yabancıların gelmesi yerli fuhuşu da tetikledi. Üniversitede bazı kızların eskortluk yaptığı yazıldı. Poliste dokuz yaşında çocuklar kayıtlı fuhuştan.

Son 10 yılda 40 bin yabancı kadın Türklerle evlendi

Karadeniz’in yabancı gelinleri

Duvar yıkılınca Türkiye’de yabancı gelin patlaması yaşandı. Bugün her 10 yabancı gelinden 1′i Rus… Bunların bir kısmı çalışma ya da oturma izni alabilmek için yapılan danışıklı evlilikler… Ama bir de “aşk evlilikleri” var. Ki onların meyvelerinden, Karadeniz’de melez yeni bir nesil doğuyor

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Türkiye’ye geldiğinde Odalar Birliği’nde bir toplantı yapıldı. Burada konuşan Şarık Tara, Rusya’da ENKA’nın 15 bin Türk işçisi olduğunu söyledi. Bunların çoğunun Rus kadınlarla evli olduğunu belirtti. “Akraba sayılırız” dedi.
Ardından Putin aldı sözü… Tara’ya hak verdi:
“Hısımdık, şimdi de akraba oluyoruz. Ama hep kız veren biziz. Artık biz de Türkiye’ye çok geliyoruz. Bizimkiler de Türk kızlarıyla evlenecek. Şu akrabalığı çift taraflı yapalım.”

40 bin yabancı gelin
Putin’in yakındığı kadar var.
İçişleri Bakanlığı verilerine göre son 10 yılda Türk erkekleriyle evlenen yabancı kadınların sayısı 40 bini aştı.
Bu 40 binin 15 binini eski Sovyet cumhuriyetlerinden gelenler oluşturuyor.
Her 10 gelinden 1′i Rus…
2001′de sadece Trabzon’da yabancılarla 80 evlilik yapılmış. Çoğu Rus ve Gürcü gelinlerle… Bu sayı geçen yıl yarı yarıya azalmış. Azalmanın nedeni, vatandaşlık almak amacıyla yapılan “hülle evlilik”lerin cazibesini kaybetmesi… Çünkü yeni yasa ile, Türklerle evlenenlerin Türk vatandaşlığına alınması için en az 3 yıl bekleme koşulu getirildi. “Danışıklı evlilikler” bitti.
Geriye “aşk evlilikleri” kaldı.
Ki onlar, Karadeniz’in çehresini değiştirdi.

Melez yeni nesil
Trabzon Atatürk alanında durup biraz çevreye bakarsanız uzun boylu, uzun etekli, uzun bacaklı, başı bağlı sarışın, güzel gözlü kadınlar göreceksiniz.
Onlar, Trabzon’un yeni gelinleri…
Şu ya da bu amaçla Karadeniz’e gelip, “bir Türk’e gönül verip” yerleşmiş kadınlar…
Başlarının bağlı oluşu muhafazakârlıklarından çok, “Ben o bildiğiniz diğerlerinden değilim” mesajı vermek için…
Genellikle yalnız gezmiyorlar; yanlarında kendileri gibi bir yabancı gelin oluyor.
Ve pusetlerinde yeni melez nesli taşıyorlar:
Annelerinin teniyle gözlerini, babalarının kanıyla bakışlarını taşıyan, Türkçe ve Rusça konuşan yeni “Karadeniz harmanı” çocuklar…

İkna çabası
Karadeniz’i gezerken bu evliliklerle de ilgilendik. Evli çiftlerle görüşmek istedik. Ama çoğu ortaya çıkıp konuşmaktan çekindi.
“Nataşa” imajının toplumda yaratabileceği önyargılardan endişeleniyorlardı. Kiminin ailesi hâlâ durumu benimsememişti.
Anlaşılan “yabancı gelin gerçeği” hâlâ tam olarak kabullenilmemişti.
Ancak Hopa’da iki aile, büyük cesaret ve şevkle açtı bize evini…
Karadeniz’in geleceğine damgasını vurabilecek yeni birlikteliklerin içyüzünü anlattılar.
Bugünlerde birçok evde yaşanan manzaranın da örneklerini verdiler.
Yakında Akdeniz’de benzer öyküler dinlemeye, hatta -Putin’in dilediği gibi- “Rus damat”lar ağırlamaya hazır olun.

Tiflis’ten Gürcü Nino, Çeboğlu Ailesi’ne gelin gitti
Gözleriyle anlaştılar

Her şey Sarp kapısının açılmasıyla başladı.
Yıllar yılı aynı denizin karşılıklı sahillerinden birbirini kuşkuyla gözleyen komşular, bu kapıdan geçip meraklı gözlerle etrafı süzdü.
Çeboğlu ailesinin serüveni de böyle başladı. Ailenin tek çocuğu 17 yaşındaki Murat, 1989′da ilk Türk talebe grubuyla tahsil için Tiflis’e gitmişti.
Ne onun daha önce bir Gürcü arkadaşı olmuştu, ne de Gürcü arkadaşları bir Türk görmüştü.
Merakla birbirlerine yaklaştılar.
Yaklaşanlardan biri de Nino’ydu.
Murat 2 yıl sonra yaz tatilinde memlekete döndüğünde sırtında bir gitar, cebinde bir fotoğraf vardı:
Nino’nun fotoğrafı….
“Bu kızla evleneceğim” dedi annesine…
“O zaman oradan buraya çok değişik insanlar geliyordu” diyor annesi Beyhan Hanım… Kuşkulanmış ister istemez… Ama kendisi de Laz’la evli bir Boşnak ve 19 yaşında anne olmuş bir kadın olarak sevgiye inancı sonsuzmuş:
“İyi anlaşıyor musunuz?” diye sormuş, “Evet” yanıtını alınca kuşkuları dağılmış.

‘Yapamazsın orada’
Aynı kuşkular “suyun öte yanı”nda da vardı tabii…
19 yaşındaki Nino’nun annesi “Sen nasıl bir ülkeye gittiğini biliyor musun? Yapamazsın orada” demişti.
Din meselesinden kaygılıydılar. Daha önce günübirlik Rize’ye gelmişler, pazarı gezmişler, çarşaflı kadınlar görüp ürkmüşlerdi. Nino şöyle anlatıyor:
“Biz 4 kız kardeşiz. Tiyatro, opera, kütüphane ile büyüdük. Ne örtünmeyi biliriz, ne diskoda eğlenmeyi… ‘Bunlara hazır mısın?’ dedi annem… Murat’a güveniyordum. Her şeyin üstesinden gelebileceğimi söyledim.”
İki aile buluştuğunda geleneklerin aynı olduğunu gördü. Yüzük taktılar, nişan yaptılar.
Nino hiç Türkçe bilmiyordu, gözleriyle anlaştılar.
Her şey iyi hoştu ama, çevre?.. Çevre ne diyecekti?
Nino’nun kayınvalidesi Beyhan Hanım başta bu tedirginliği yaşadığını söylüyor, “Konu komşuya ters geldi” diyor.
Üstelik Nino, “Bana din konusunda baskı yapmayın” diye şart koşmuştu. Yani Müslüman olmaya niyeti de yoktu.
Ama sorun olmadı.
1996′da okul bitip de iki genç, mühendis çıkınca evlendiler.
Nino kilisede mum dikerken kayınvalidesi de yanındaydı. Sonra o, gelinini camiye götürdü. Gelin, Ramazan’da kaynananın iftar sofrasını kurdu. Ve evlilik kısa zamanda oturdu.

Oğlan melez
Nino, bugün sevgiyle sarıldığı kayınvalidesi ile konuşarak ve bol bol gazete, kitap okuyarak 1 yılda öğrendi Türkçeyi…
1997′de Hopa Park Denizcilik Liman İşletmeleri’nde tercüman olarak çalışmaya başladı.
O yıl doğan oğulları Saner’e babaannesi baktı.
Bugün Nino bütün Hopa’nın gözbebeği… Harika Türkçe konuşuyor. Kimin başı dara düşse yetişiyor. Gürcü şoförlerden, turistlere kadar herkesle uğraşıyor.
Evde Türkçe konuşulsa da oğluna Gürcüce öğretiyor.
Saner renkli gözleri, açık teni ile annesinin kopyası…
Açılan bir sınır kapısından, iki komşunun yakınlaşmasından doğan ilk kuşağın meyvesi…

Nino Çeboğlu:
Ters bir bakış bile olmadı

“Doğrusu başta tatsız bir muamele görürüm diye çok korkuyordum. 10 senedir buradayım. Kesinlikle ters bir bakış bile olmadı. Çok sıcak karşılandım. Hiç zorlanmadım uyum sağlamakta… Çünkü Gürcü kültürü buranın kültürüne çok yakın… Orada babaannemle birlikte yaşıyordum, burada da kayınvalidemle bir aradayız. Çok mükemmel bir insan… Tepkilere rağmen bize kucak açtı. Çok destek oldu. O büyütüyor oğlumu…
Hopa’da 10-15 yabancı gelin var. Ukraynalı, Gürcü gelinler… Arada onlarla da görüşüyoruz. Tabii dramlar da oldu. Danışıklı evlenenler, 2 çocukla dönen gelinler oldu. Kamuoyu çoğunu yanlış tanıdı; buraya bavul ticaretine gelen kadınlar çok kültürlüdürler. En az 2 dil bilirler. Biz 4 kız kardeşiz, 4′ümüz de piyano çalıyorduk. Ama ne yazık ki devleti bitirdik. Özel teşebbüs de olmadı. Arada kaldık, her şeyimiz vardı, yoksulluğa düştük.
Tek sorun burada sosyal yaşantının zayıf olması… Elbette operayı, tiyatroyu özlüyorum, ama evde mutluyum. Fırsat buldukça Tiflis’e gidiyoruz. Hopa’dan 400 kilometre, 6 saatlik yol…
Başta endişeli olan ailem de rahatladı. Çok sık gelip gidiyorlar. Murat en sevdikleri damatları şimdi… Ailenin oğlu oldu. Bu sayede Türkiye-Gürcistan ilişkileri de ısındı, önyargılar eridi.”

Aile, Olga’yı tek bir şartla kabul etti
‘Müslüman olursa kabul’

Onlarınki de yıldırım aşkı…
Olga 5 yıl önce Türkiye’yi merak edip Hopa’ya tatile gelmiş.
Daha taksiden inip Papila Otel’e girerken resepsiyonda görevli 26 yaşındaki Levent Özer’i görmüş.
Tanışıp âşık olmuşlar.
Olga hukuk mezunuymuş, avukatlık stajı yapıyormuş.
Levent, lise 3′ten terk etmiş okulu…
Biri hiç Türkçe bilmiyormuş, diğeri çat pat Rusça konuşuyormuş. Gönül diliyle anlaşmışlar.
Olga dönünce 1 sene ayrı kalmışlar; dayanamamışlar.
Evlenmeye karar verince çevrenin aşırı tepkisiyle karşılaşmışlar.
Levent’in ailesi başka bir gelin düşünüyormuş. Bütün sülale vazgeçirmeye çalışmış. Ama inat etmiş Levent…
Bakmış ikna olmuyorlar, Olga’yı Basköy’e dedesinin yanına kaçırmış. Eski kuşak, gönül işine daha sıcak bakarmış.
Dede araya girmiş. Levent’in babasını arayıp kısmete mani olmamasını istemiş.
“Gelsinler” demiş baba…
Gidip el öpmüşler.
“Müslüman olursa kabul” demiş baba…
Hemen Müslüman olmuş Olga…
“Bütün sülale karşıydı, şimdi hepsi benden çok seviyor gelinlerini…” diyor Levent…
O limanda çay ocağı işletiyor. Olga evde Levent’in ailesiyle yaşıyor, çocuk büyütüyor.
2,5 yaşındaki Kenan, teniyle annesine, bakışlarıyla babasına benziyor. Açık teni dik bakışlarla “yeni kuşak Karadeniz uşağı”nın eşsiz bir örneğini simgeliyor.

Olga Özer:
‘İlk başta zorlandım, sonra alıştım’

“Levent çok âşıktı bana… Gözüm hiçbir şey görmüyordu.
Ailemin hoşuna gitmedi tabii… İtiraz ettiler, ama ‘Seviyorsan git dene’ dediler.
Hiç endişelenmedim gelirken… Ama gelenek göreneklere alışmakta zorlandım. Âdetler, yemek, giyim, oturuş kalkış, saygı hepsi farklı burada… Dili öğrenmekte de çok zorlandım.
Başta ortam kötüydü, istediğim gibi gezip dolaşamıyordum. Artık benimsediler. Yine de çalışmıyorum, evde oğlumu büyütüyorum.
O bir melez: Tipi bana benziyor, huyu babaya…”



Video

http://www.metacafe.com/watch/4019927/

Kalkandere’den Osman Efendioğlu ve Ahmet Çakar, İsmail TÜRÜT’e Övgüler Dizdi.

 Kaynak : Rizegazete.com

Üye Paneli