
Temel’den vazgeçtiler
Karadeniz, kendisini var eden simgelerinden, ‘alameti farikalarından’ vazgeçiyor. Trabzon’da son 5 yıl içinde sadece 1 çocuğa ‘Temel’ adı verildi. Kızına ‘Fadime’ adı koyan olmadı. Karadenizli, güzelim koylarından da cayıyor birer birer
Şimal rüzgârlarının ardından Karadeniz
Son dönem hep manşetlerde, hep gündemde Karadeniz…
Ya kanserle…
Ya milliyetçilerin linç girişimiyle…
Ya sahil yoluyla…
Ya Nataşa salgınıyla…
15-20 yıl önce Karadeniz’e şimalden iki yel esti:
Biri Çernobil’in radyasyonunu getirdi; diğeri Rus hayat kadınlarını…
İkisi de Karadeniz’i altüst etti.
Sonra yel dindi. Geride derin izler, tortular, travmalar bıraktı.
Yeni yeni fark edilen bu tortuların kimi Karadeniz insanının derisinin altında, sağlığında ortaya çıkıyor; kimi sosyal yapısında…
Bölge içten içe kaynıyor. Ekolojik, sosyolojik, onkolojik dokusu değişiyor.
Siyaseti, ticareti, sağlığı, ekonomisi, açılım çabası, dipten gelen dönüşüm hırsıyla kımıldıyor Karadeniz…
Türküdeki gibi “çırpınıyor”.
Trabzon’da Atatürk alanına çıkan Gazipaşa Caddesi gibi, Artvin’e çıkan dar virajlar gibi, Sümela’ya uzanan adımlar gibi, milliyetçilik, fuhuş, işsizlik, kanser, her şey sürekli ve hızla “tırmanıyor” bu bölgede… Bölgenin en yaygın isimlerinden “Volkan” gibi patlıyor.
Türkiye’nin en kozmopolit yörelerinden olmasına, en zengin sosyal yapısını barındırmasına rağmen zaman zaman en bağnaz, en dışlayıcı, en hırçın milliyetçiliğin peşine takılıyor, fevri linç girişimlerine bulaşıyor Karadeniz… Papaz avına çıkıyor. Saldırganlaşıyor.
Sonra tıpkı adını aldığı deniz gibi sakinleşiyor. Bir yayla horonunda barışıyor kendiyle… Politikada Başbakan çıkarıyor, dizide Deli Ziya oluyor, ses yarışında Zeynep Başkan…
Esnaf göçüyor, yabancı gelinler geliyor, melez nesiller doğuyor, sahil yolu doluyor, işsizlik, yoksulluk, öfke büyüyor.
Ama yine de dizinin güzelim fotoğraflarını çeken foto muhabirimiz Ercan Arslan’ın deyişiyle- “herkes her an koltuğunun altındaki ekmeğini bölüp vermeye hazır gibi” yaşıyor.
Böyle bir dönüşümün ortasında, bölgeyi ve kanaat önderlerini avucunun içi gibi bilen, becerikli yerel muhabirimiz Tekin Atay’ın mihmandarlığında dolaştık Karadeniz’i…
Gittiğimiz her yerde bizi dostça karşıladı Karadeniz insanı… Trabzon’da kanserliler koğuşunu gezdik. Artvin’de dünyanın en uzun burnunu gördük.
Yol boyu bir denizin katline tanık olduk.
TAYAD’lısıyla da, MHP’lisiyle de, doktoruyla da, hastasıyla da, boşananıyla da, evleneniyle de konuştuk.
Ve Çırpınan Karadeniz’in fotoğrafını çektik.
Karadeniz deyince aklınıza ne geliyor? Hamsi, taka, burun, çay, Temel, Fadime, fıkra, silah, deniz, kemençe, horon?..
Şimdi sıkı durun:
Karadeniz bunların hepsinden vazgeçmeye doğru gidiyor.
Bütün bölgeye genellemek yanlış olur, ama gözlemler, eğilimin bu yönde olduğunu gösteriyor.
Dipten gelen bir dalga, eski Karadeniz’i silip süpürüyor.
Karadenizli kendisiyle özdeşleştirilen bütün “alameti farikalar”ından tek tek sıyrılmaya çalışıyor. Çocuklarına koyageldiği adlardan, hakkında yazılmış fıkralardan, belinden ayırmadığı tabancadan, sofrasından eksik etmediği balıktan, o güzelim koylarından… Cayıyor birer birer…
Çok başlıklı bir Karadeniz gezisinin benim açımdan en çarpıcı sonucu buydu:
O yüzden onunla başlamak istedim.
Gelin şimdi bu teşhisin kanıtlarını koyalım ortaya:
Abdullah’ın oğulları
İsim meselesi önemli… Bir kentte ne olup bittiğini kentte yaşayanların isimlerinden “okumak” mümkün çünkü…
Princeton Üniversitesi öğretim üyelerinden tarihçi Prof. Heath W. Lowry, “Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi (1461-1583)” başlıklı kitabında (B.Ü. Yayınevi, 2005) şehirdeki erkek isimlerinden yola çıkarak 1461′deki fetih sonrası Trabzon’un dönüşümünü kanıtlar.
Yöntemi basittir:
Osmanlı’da İslam dinine dönenlerin (“mühtedi”lerin) çoğunluğu baba adı olarak, babasının asıl adını vermek yerine “Abdullah”ı yazdırır. Yeni ismi, “Abdullah’ın oğlu” olarak kayda geçer.
Bu bilgiyle Prof. Lowry, 15 ve 16. yüzyıllara ait Trabzon Tahrir Defterleri’ni inceler, yetişkin evli erkek Müslümanların adlarını baba adlarıyla karşılaştırır.
Buna göre 1553 yılında Trabzon’da 570 yetişkin Müslüman erkekten yalnızca 2’sinin kendi adı Abdullah iken, 163′ünün baba adı Abdullah olarak kayıtlıdır.
30 yıl sonraki defterde durum şöyledir:
Şehirde 1134 evli erkek vardır. Bunlardan yalnızca 1′inin adı
Abdullah’tır. Ama 256’sının baba adı Abdullah olarak kayda geçilmiştir.
Prof. Lowry’ye göre bu, “Hıristiyan geçmişin hatırlatılmasının rahatsızlığından kaçınmak içindir.”
1523′te yüzde 85′i Hıristiyan olan Trabzon, fetihten sonraki 120 yıl içinde büyük dönüşüm yaşamış, sürgün tehdidi karşısında kentin çoğu Rum nüfusu, doğup büyüdükleri kenti terk etmektense İslama dönmeyi tercih etmiştir.
Nitekim 1523′ten 30 yıl sonra kent sakinlerinin yaklaşık yarısı Müslüman olmuştur.
Belki de bu travma, onları milliyetçilikte en ileri saflara taşımış, bölgeye gelen papazları kovalayacak bir nefrete dönüşmüştür.
Fetih sonrası yaşanan “isim ihtilali”nin bir benzerine tanık oluyoruz bugün…
Karadeniz, yüzyıllardır en popüler olan, fıkraları dillerde dolaşan isimlerini değiştiriyor artık…
Trabzon Nüfus Müdürlüğü kayıtlarına göre, 2000′den bu yana yani son 5 yıldır şehirde çocuğuna Fadime ismi koyan tek bir aile yok.
Temel yok, Temelcan var
Temel adı koyan, sadece 1 aile var.
6 çocuk ise “geçiş dönemi takılarıyla” adlandırılmış:
Temelcan, Temelefe, Temel Mehmet, Temel Serhat, Temel Berkcan ve Temel Ersin…
Peki “Temel” yerine verilen isimler neler?
Murat, Berk, Efe, Mustafa…
Tayyip?
Hiç yok. 2004′te bir “Tayyip Yasin” var, hepsi o…
En popüler kız isimleri ise şunlar:
Ece, Şule, Şiir, Esra, Gamze…
Bu tepki, bir modernleşme alameti olduğu gibi “Temel bir gün…” diye başlayan fıkraların yarattığı bıkkınlığın neticesi de olabilir.
Artık zekâsıyla dalga geçen bir fıkra başladığında Karadeniz’de üzerine alınan olmayacaktır. Trabzon’da kasetçilerde satılan skeçleştirilmiş Karadeniz fıkralarının alıcı bulmaması da bunu kanıtlıyor.
Eyüp Fatsa yanılıyor
Gelelim suçlara… Devlet İstatistik Enstitüsü’nün Doğu Karadeniz verilerine göre, 2003′te bölgeden 2681 kişi cezaevine düşmüş.
İşlenen suçlar listesi de bize, bir dönüşümün ipuçlarını veriyor. Geleneksel köy hayatına ait suçların yerini, modern kent hayatına özgü suçlar alıyor. En çok rastlanan suç, (1004 vaka) “İcra İflas Kanunu’na muhalefet”… Hırsızlıkla birlikte bu suçtan içeri girenler, diğer tüm suçluların toplamına yakın…
Irza geçme, sarkıntılık suçları Rusların gelişinden sonra çok azaldı. Yaralama, darp, cinayet ve ateşli silah taşıma geriden geliyor.
Silah taşımadan yatanların oranı sadece yüzde 2… Yani düğünde havaya kurşun sıkan Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa’nın “Buralarda âdettir” bahanesi, artık geçerli değil.
Trabzon Emniyet Müdür Yardımcısı İbrahim Azcan, silahla ilgili suçlarda son dönem düşüş olduğunu doğrularken, “Çoğu olay gibi bunun nedeni de ekonomik” diyor:
“Çünkü artık kurşuna para yetmiyor.”
Yayla şenliği yerine Televole
KARADENİZ’de bu eğilimle çakışan bir başka gelişme, kentleşmeyle birlikte yerel özelliklerin yitirilmesi…
Karadeniz sahil yoluyla, koyların kaybedilmesini, hamsi üretiminin gerilemesini, takaların denizden çekilmesini ayrı bir gün işleyeceğiz.
Rus akınıyla aile yapısının kökünden değişmesini de…
Ama başka birkaç ilginç ayrıntıdan bugün söz edelim:
Biri, yayla şenlikleri…
Karadeniz’in karakteristiği sayılan şenlikler birkaç yıldır popüler kültürün elinde can çekişiyor. Giresun Valisi Şükrü Kocatepe’nin de yakındığı gibi gurbette yaşayanlarla yöre halkını buluşturmayı amaçlayan şenlikler bir “sanatçı getirme yarışı”na dönüşmüş durumda… Kemençe çalınıp horon tepilen şenlikler gözden düşerken, Televole şarkıcılarını yaylaya çıkarmayı başaranlar en büyük ilgiyi görüyor.
Mesela bugünlerde en büyük kavga, Tarkan’ı baba ocağı Rize’ye getirebilmek için veriliyor. avea’dan izin alabilmek için Başbakan’ın devreye sokulduğu söyleniyor.
Ayda 40 burun ameliyatı
Karadenizliler, dünyaca ünlü burunlarını ‘düzelttirmek’ için ameliyata koşuyorlar. Estetik cerrah Karaçal: Trabzon’da her ay en az 40 burun düzeltildiğini rahatlıkla söyleyebilirim
“Karadenizli artık eski simgelerle anılmak istemiyor” dedik ya, bu “kendinden vazgeçme”nin en belirgin örneklerinden biri burun ameliyatları…
Burnuyla dünya çapında şöhret yapan Karadenizli, şimdilerde burun kemerini düzelttirmek için plastik cerrahlara koşuyor.
Trabzon’da plastik cerrahi 1986′da Operatör Dr. Yakup Kaya ile başlamış. 1990′larda Rusların ince küçük burunlarla çıkagelmelerinden sonra müthiş artmış. Sadece Kaya’nın 20 yılda 2500 burun yaptığı tahmin ediliyor.
Ardından KTÜ’ye plastik cerrahi ana bilim dalı açılmış ve öğretim üyeleri gelmiş.
Gelenlerin yarısı erkek
Şu anda kentte 5 plastik cerrah var. Yard. Doç. Naci Karaçal, 4 yıldır Trabzon’da görev yapıyor. KTÜ’de Plastik Cerrahi ana bilim dalı başkanı…
Burun operasyonlarını ona sordum:
-Kimler burun ameliyatı olmak istiyor?
-5-6 yıl öncesine kadar gelenlerin yüzde 55′i kadındı. Son dönemde eşitlendi.
-Neden değiştirmek istiyorlar?
-Eskiden “Nefes alamıyorum” filan gibi şikâyetlerle gelirlerdi. Artık doğrudan “Şeklini beğenmiyorum” diye geliyorlar.
-Nesini beğenmiyorlar?
-Aslında yeni nesilde koca kemerli Laz burnu yok. Ama yine de kemerleri küçültmek istiyorlar. Kemeri alıyoruz.
-Karadeniz sosyetesi mi geliyor daha çok?
-15-20 yıl önce daha çok sosyete geliyordu. Eğitim arttıkça plastik cerrahi de halka indi. Artık her kesimden insan geliyor.
-Kaça mal oluyor bir burun operasyonu?
-İlk zamanlar çok pahalıydı. Son 10 yılda ucuzladı. Bir ameliyat 1000 dolar.
-Kaç ameliyat yapıyorsunuz haftada?
- Ben haftada 4 ameliyat yapıyorum. 5 doktoruz. Trabzon’da her ay en az 40 burnun düzeltildiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
-Burun dışında da talepler oluyor mu?
- Artık yüz ve karın gerdirme, göğüs küçültme türü ameliyatlar da çoğaldı.
-Neden tırmandı bu eğilim..?
-Rusların gelişinin de etkisi var mutlaka, ama asıl etken medya… Televole’den etkileniyorlar. Çoğu ellerinde yıldızların resimleriyle geliyor. En çok Petek Dinçöz burnu istiyorlar.
-Siz ne diyorsunuz?
-Gelenlerin 6′da 1′ini “İhtiyacınız yok. Doğallığınızı bozar” diye vazgeçiriyorum.
‘Burnumuz kimliğimizdir’
Artvin’de Mehmet Özyürek karşıladı bizi… Hemen elimize kartvizitini tutuşturdu.
Kartta profilden çekilmiş bir fotoğrafı var. Üstünde şöyle yazıyor: “Guinness World Records/ Dünya Altın Burun Şampiyonu”. Mehmet Bey ya da Artvin’deki adıyla “Şampiyon Amca”, rekor yoksunu Türkiye’nin medar-ı iftiharı… Çünkü cebinde gezdirdiği sertifikasına göre, “Burun boyunun, ucundan bitiş noktasına kadar 8,8 santimetre olduğu saptandı ve Guinness Rekorlar Kitabı’na katıldı”.
Kendisi 60 yaşında… Çocukken “burnu büyük” diye alay ederlermiş. Şimdi aynı burunla, alaycılarından intikam almış.
Rize Çay TV’de “Karadeniz Altın Burun Yarışması”na gırgır olsun diye katılmış. Birinciliği yakalamış. Kaliforniya’dan, Guinness yarışmasından aramışlar. Meğer burnunun ünü oraya kadar uzanmış. Kendisini kitaba alacaklarmış. Uzun temaslardan sonra uzmanlar gelmiş. “Şampiyon Amca”, “Altın Burun” olarak tescillenmiş.
Şimdi Karadenizlilerin burun ameliyatlarından söz edince tepki gösteriyor.”Burnumuz bizim kimliğimizdir. Vazgeçemeyiz” diyor: “Bana bakıp vazgeçsinler. Ben çirkin mi görünüyorum. Üstelik dünya rekorunu elimde tutuyorum.”
Kanser, Çernobil yağmurlarıyla geldi
Karadeniz, “Çernobil etkisi teorisi” ve kanser endişesi ile çırpınıyor. Göğsünden 12 santimlik bir tümör alınan Erkan’ın babası, “O yağmurları yiyen adam ne olur? Radyasyonu almışız daa!” diyor
Deli yağmur, çılgın yeşilin üstüne yağıyor. Sarp patikalarını tırmanıyoruz Ardeşen’in… Çıktıkça başımız bulutlara değiyor; bulutlar başımıza… Teypte Kazım Koyuncu tulumuyla dertleşiyor:
“Bu dere yılan olsa narino/ Derdimi bilen olsa/ Oturup da ağlardım narino/ Yaşımı silen olsa…”
Acılar filiz veriyor
Hopa… Arsin… Arhavi… Ardeşen…
KTÜ Tıp’a göre “En çok kanser hastası o beldelerden geliyor.”
Biz de o beldelere gidiyoruz; amansız bir marazın izini sürercesine… Ardeşen radyasyonlu çayların gömüldüğü toprak… Bir kuşak önce ekilmiş acılar filiz veriyor. Göğe yakın bir yerde, Yurtseven köyünde duruyor arabamız:
Dost canlısı, gözü yaşlı Berberoğlu ailesinin yanındayız. Nezaket Berberoğlu’nun evladının birini trafik almış, evlat bildiği diğeri kanserle boğuşuyor. Ve o, yağmurların ecel getirdiği günü gözyaşıyla anımsıyor:
“Bir sabah kalktım, salatalık tarlası sapsarı olmuştu. ‘Radyasyon vurdu’ dediler. Bostanda hiç sebze olmadı o sene… Toprağımız, betona döndü. Yedik lahanamızı; sütümüzü içtik. Çayın bir kısmını fabrikanın bahçesine gömdüler, kalanını çayımıza kattılar. Aldık radyasyonu, kaybettik sağlığımızı… Hastane yolu bilmezdim, hastaneden çıkmaz oldum!”
Çalınan çaylar
1986′da Çernobil nükleer santralı patladığında Erkan Berberoğlu 1,5 yaşındaymış. Rüzgâr, nükleer serpintileri tarlalarına taşımış, Erkan’ın sütüne, yoğurduna bulaştırmış. Karadenizli’nin ekmeği, suyu, rızkı olan çay, bir günde düşmanı, celladı oluvermiş.
Avrupalı yaşıtlarının mamaları imha edilirken, Erkan’ları uyaran olmamış. Tersine, “sorumlu” Bakan, “Ben içiyorum, siz de için” diye şov yapmış.
Radyasyonlu çayları aşağı fabrikanın bahçesine gömmüşler. Sonra bir gün gömülü çayları çuvallarla arabaya yükleyenleri yakalamış Milliyet… Çalınan çaylar içilmiş; kalanlar yeraltı sularına karışıp zehirlemiş toprağı… Erkan, onlarla büyümüş.
Radyasyon aldık da
Hastaneye koşan ilk hastalara “Daha durun” demiş doktorlar; “Etkisi 15-20 yılda görülür bunun… Şimdi teker teker geliyorsunuz, o zaman otobüslerle geleceksiniz”.
Ve Erkan 20 yaşına gelince bir gün sol kolunun altında bir ağrı hissetmiş. “Otobüsler dolusu hastalar”a katılıp Ankara Gazi hastanesine gitmiş, göğsünde 12 santimlik bir tümör bulunmuş; alınmış. Tekrarlama riskine karşı yoğun kemoterapi alıyor Erkan… Tedavi, Berberoğlu ailesine ayda 1 milyara mal oluyor.
Doktoru, Gazi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Nazan Günel, 1990′larda kurulan Çernobil Komisyonu’nun da üyesi… Ama “Hastalık Çernobil kaynaklı diyemeyiz” diyor. Gel de Erkan’ın babasına anlat bunu… Şinasi Berberoğlu, daha önce adını bile duymadığı şeyi, Azrail diye tanıyor şimdi:
“O yağmurları yiyen adam ne olur? Radyasyon almışız daa…”
Öfke ve tevekkül
Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu “Rakamlara bakmayın, hastaların çoğu Ankara’ya, İstanbul’a gidiyor. Çoğu da doktora gitmeye ürküyor. Karadeniz’de kanser patlıyor” diyor.
En az kanser kadar tehlikeli bir salgın bu:
Bilime, tıbba, iktidara güvensizlik…
Yalanı görmüş insanlara özgü bir ihanete uğramışlık duygusu, kiminde paniğe dönüşüyor; kiminde boşvermişliğe…
Arabamız patikalarda arsız dallara sürtüne sürtüne dağdan inerken, yağmur hababam çiseliyor uçsuz bucaksız yeşilliğin üstüne…
Kazım Koyuncu’nun “Hep yedik o yağmurları kafamıza” sözleri çınlıyor kulağımızda… Teybimizde yine onun sesi: “Dünya benim sanırdım meğersem yanılmışım/ Felek gözün kör olsun, ne kadar geç kalmışım.”
Onkoloji koğuşunda…
Trabzon’da Farabi hastanesindeyiz. KTÜ Onkoloji Bölümü Başkanı Prof. Fazıl Aydın’la, baştan aşağı yenilenen bu modern hastanenin kanser koğuşlarını geziyoruz. Serviste 8 hasta yatıyor. Rahminden 4,5 santimlik kitle alınan Aysel Yalçın, “Bu illet eskiden yaygın değildi” diyor, “Çernobil’den sonra türedi.”
Yan odada yatan Arsin’li Muhittin Çiçek de emin bundan… Tükürük bezlerindeki tümörü almışlar. “O dönem çok fındık, çay tükettik. Ondandır” diyor.
İsmini vermekten kaçınan bir doktor, bu teşhise katılıyor:
“O dönem fındığı, çayı imha etmeyi göze alamadılar, hastalığın yayılmasına göz yumdular. Bize konuşma yasağı koydular. Belirli kanser türlerindeki artış ortada. Radyasyona duyarlı troid kanserine rastlanmazdı, şimdi 4 troid kanseri tanıdığım var.” Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yakup Arslan, sakat doğumlarda artış olduğunu doğruluyor. Ancak “Bunun pek çok nedeni olabilir. Çernobil öncesi ve sonrası sakat doğumlara dair istatistik de yok” diyor. Yine de “Çernobil’in bölgeye etki ettiğine inanıyor.”
Doktorlar kesin yargılardan kaçınadursun, Karadeniz “Çernobil etkisi teorisi” ve kanser endişesi ile çırpınıyor. Hastalar otobüslerle büyük kentlere akıyor. Kimi bir kemoterapi reçetesi yazdırmak için saatlerce yol gidip geri dönüyor, kimi bu belayla nasıl baş edeceğini bilemeden ölüyor.
Karadeniz, bilimsel araştırma, sağlık taraması, erken teşhis seferberliği bekliyor.
‘İki Çernobil daha var’
Prof. Dr. Fazıl Aydın, KTÜ Tıp fakültesi Onkoloji Bölüm Başkanı.
Lenf kanseri olan annesini, tedaviye Ankara’ya götürmüşler. Kendisi kanserle ve “Karadeniz’de kanser patladı” paranoyasıyla baş etmeye çalışıyor:
Halkla aranızda bir güven sorunu var.
Biz ne desek halk, bu belanın Çernobil’den olduğuna inanmış bir kere. Tepki, yönetimin umursamaz tavrına.. Çaylar imha edilirken çay içen bakana… Keşke sigaraya da aynı tepkiyi verebilsek.
Gerçekten patladı mı Karadeniz’de kanser?
Abartılıyor. Bölgede kanser vakası çok, ama Marmara’yla, Ege’yle mukayese edince oranlar birbirine çok yakın. “Çernobil’le arttı” da diyemeyiz, Çernobil öncesi kayıtlar olmadığından mukayese olanağı yok.
Hangi tür kanser yaygın?
Guatr çok yaygın. Mide ikinci sırada…
Radyasyon etkisini 15-20 yılda gösterir diyorlar?
Nükleer bomba atılan Japonya’da kan kanseri o kadar yıl sonra çıktı. O anlamda riskli dönemdeyiz.
50 hasta sıra bekliyor
Bundan sonra ne yapılmalı sizce?
Gelişen duyarlılığı bilince dönüştürmeliyiz. Köyde gidiyorum, adam “Bu Çernobil bizi kanser etti” diyor, ama bir sigarayı diğerine ekliyor. “Sen Çernobil’i içiyorsun, haberin yok” diyorum. Erken teşhis çok önemli, ama üniversitenin erken teşhis bölümüne uğrayan yok. Hasta olmadan gelmiyorlar. Her sene 2-3 toplantı yapıyoruz. En fazla 20-30 kişi geliyor. Halkı eğitmemiz lazım. Burnumuzun dibinde, Ermenistan’da, Bulgaristan’da iki Çernobil daha var. Bugün kaza olsa Türkiye ne önlem alabilir, gelin bunu konuşalım.
Kanser Hastaları Derneği
‘Her evde bir kanserli var’
Kanser Hastaları ve Yakınları Derneği, Trabzon’da bir yıl önce kurulmuş. Başkan, avukat Sibel Suiçmez 2003 sonunda kızkardeşi kansere yakalanınca fark etmiş ki, herkes aynı dertten mustarip… “Her Karadeniz ailesinde en az bir kanserli var”. Ve halk bilinçsiz. Hastalarla yakınlarına tıbbi, hukuki destek vermek için bu derneği kurmuş:
Rakamlar kanser patlamasını yalanlıyor.
Bilim insanlarıyla aramızda güven sorunu var. Onlara ve devletin verilerine inanmıyoruz. Çernobil sonrasında önlem alacaklarına halka yalan söylediler. Çay, fındık tüketmeye teşvik ettiler.
Kanser hastalarının durumu nasıl?
Panik havası var. Hasta yakını hastadan, hastalar birbirinden gizliyor. “Kanser” yerine “O kötü hastalık” diyorlar. Açıklama yapsak moral bozmakla suçluyorlar.
Talebiniz ne?
Sağlık taraması istiyoruz. Hastane, doktor, teknik donanım yetersiz. Acilen bir onkoloji hastanesi kurulması gerekiyor. Bağımsız kişilerin araştırma yapmasını bekliyoruz.
Cavit Koyuncu
‘Oğlum öldü, başkaları ölmesin’
Hopa’nın Sugören Mahallesi’ndeyiz. Ara sokakta mütevazı bir apartman dairesi… Salondaki dolabın üstünde 2 gitar, kutularında yan yana duruyor. Kazım Koyuncu’nun evi burası… Gitarlar, onun gitarları…
33 yaşındaki rockçı, müziğiyle olduğu gibi ölümüyle de önce Karadeniz’i, sonra Türkiye’yi salladı.
Genç yaşta, üstelik tam da Çernobil’le savaşta akciğer kanserinden ölmesi deprem etkisi yarattı.
Karadeniz’de en çok onun kasetleri satılıyor, radyolarda en çok onun müziği çalınıyor şu ara… Baba evi Hopa’da şenliklere onun adı verildi. Hopa’nın ÖDP’li belediye başkanı Yılmaz Topaloğlu “Onun hassasiyetini doğru hedefe taşımalıyız” diyor. Bir kanser tarama merkezi için sivil girişim örgütlemeye çalışıyor.
Kazım’ın babası, 50 yıllık TİP’li Cavit Koyuncu, oğlunun gitarlarına bakan koltuğunda ağır konuşuyor:
“Her yerden genç kanser haberi geliyor. Oğlumu kaybettim, ama onlar da benim evladım. Burada insanlık kalmamış. İnek gibi önüne ne konursa içiyor yetkililer… Hiçbirini affetmiyorum. Küba’da insanlar parasız tedavi ediliyormuş. Açsınlar kapıları, oraya gidelim.”
Nataşa salgını geçti güzellik furyası başladı
10 yıl süren Nataşa salgını geçti ama deldi de geçti. Geride dağılmış yüzlerce aile, onlar gibisini arayan erkekler, onlara benzemek isteyen kadınlar bıraktı. Bu ihtiyaçtan, onlar gibisini yaratmak için faaliyet gösteren yüzlerce güzellik salonu doğdu
Trabzon’un Çömlekçi Mahallesi… Kentin eski fuhuş üssü… Duvar yıkılınca ilk canlanan yer burası olmuş. Sarp kapısının açıldığı 1989′da 15 kişi geçmiş kapıdan…
10 yıl sonra bu rakam, 280 bin olmuş
İlk Ruslar bavullarla gelmiş. Semtte Rus pazarı açılmış. Trabzon’da ticaret birden canlanmış.
Ardından kadınlar akmış bölgeye… Kültürlü, tahsilli, yoksul, genç ve güzel kadınlar… Yıkılan duvarın altında kalmış bir kuşağın sürgünleri…
Rus-Türk insan tacirlerinin ortaklığıyla kitleler halinde getirtilip Çömlekçi otellerine yerleştirilmişler.
1980′lerde topu topu 6 oteli olan semtte 30 yeni otel birden açılmış. Saati 100 dolardan pazarlanmış kadınlar…
Çevre illerden traktörünü, öküzünü satıp gelmiş köylüler… “Otel mafyası” işe el koymuş. Çömlekçi kirli paraya doymuş.
10 yılın sonunda polis “Yeter” demiş, oteller temizlenmiş, 2000-2005 arası fuhuştan 4 bin kadın sınır dışı edilmiş.
Ve yaygın adıyla “Nataşa”lar kenti terk etmiş.
Bugünkü Çömlekçi
Bugün Rus pazarı sönük, Çömlekçi, bir tufan sonrasının enkazını andırıyor.
Şairin deyişiyle, “Dağınık pazar yerlerine benziyor memleket”…
Uzun cadde boyunca çoğu ismini kentlerden, semtlerden alan, eski “bereketli” günlerine yanan onlarca eski püskü otel yan yana dizili…
Esnaf keyifsiz. Yollarda, tek tük Gürcü, Azeri göçmen kadınlar, toplu göçe katılamamış yaralı kuşlar gibi dolanıyor.
10 yıl Trabzon’un sosyal hayatına bir deprem yaşatan Nataşa’lar güneye, Akdeniz’e indi.
Geride ruhsal, toplumsal, cinsel açıdan yıkık bir kent bıraktılar.
Dağılmış ocaklar, yeni zevkler keşfinde parasını tüketmiş tatminsiz adamlar, rakiplere benzeyeceğim diye sararttıkları saçlarıyla mutsuz kadınlar… Fırtına dinince baş başa kaldılar. Ve bakınca birbirlerini tanıyamadılar.
Fırtınanın ardından…
Önce tahribat raporunu verelim:
Yabancı hayat kadınlarından sonra boşanmalar hızla arttı bölgede:
Önceki yıl Doğu Karadeniz’de toplam 1730 çift boşandı.
Trabzon’da 4 yılda boşanmalar 2 katına çıktı.
Gümüşhane’de 1999′da 25 çift boşanmıştı. 2003′te 1005′e çıktı. Artış 40 kat…
Bunların bir kısmı, yabancı kadınlara çalışma izni alabilmek için yapılan “hülle evlilikler” yüzünden… Bir dönem köyün delilerinin ya da para düşkünü açıkgözlerin nüfus cüzdanları alınarak Nataşa’lara toplu nikâh kıydırılmış. Yüzünü bile görmediği kadınlarla bilmeden yıllar yılı evli kalmış erkekler… Bir gün gerçekten evlenmeye kalkışınca “çoktandır evli” olduklarını öğrenmişler.
Erkan Ocaklı’ya “Oy Nataşa Nataşa / kodun bizi ataşa / çıkardın bizi yoldan / gavur kızı Nataşa” diye horon söyleten bu tablo işte…
‘Hülya Avşar bile boyun eğiyorsa…’
Bugün bir sosyoloji laboratuvarını andırıyor Karadeniz…
10 yıllık zelzelenin yaraları sarılıyor, ilişkiler yeniden harmanlanıyor
“Nataşa”lar gitti, ama giderken Karadeniz erkeği ile kadınını değiştirdi.
“Nataşa” salgınından sonra Karadeniz’de tecavüz vakalarının azaldığını, artık yolda daha kolay yürüyebildiklerini söyleyen Trabzonlu bir avukat kadın şöyle diyor:
“Karadeniz erkeği değişti. Kendine bakmayı öğrendi. Her gün yıkanmayı, parfüm almayı, sürmeyi öğrendi. Adabıyla kadınlarla içki içmeyi, dans etmeyi… Kendi eşiyle yapmadığı şeylerdi bunlar…”
Ya kadınlar?..
Aynı avukat şunları söylüyor:
“Çoğu katlandı kocasının ihanetine… Çoğunun idolü Hülya Avşar’dı… ‘Onun gibi başarmış bir kadın bile katlandıktan sonra benim yuvamı yıkmama değer mi?’ dedi. Sineye çekti.”
Güzelleşme kampanyası
Sonra bambaşka bir gelişme oldu.
“Taşfırın” Karadeniz erkeği, yeni kadın için kendine çeki düzen verirken, bazı kadınlar da, yabancı rakiplerle rekabet için daha bakımlı olmanın, daha dişi görünmenin derdine düştü.
Bölgede güzelleşme furyası başladı.
Trabzon’un ana caddelerindeki tabelalara şöyle bir göz gezdirseniz onlarca güzellik salonunun müşteri çağırdığını göreceksiniz.
Çoğu, lazerle epilasyon, saç ekimi, cilt bakımı, botoks, kırışıklık tedavisi, solaryum yapıyor.
Ne oldi sağa, ne oldi boyla?
Kentin 3 güzellik merkezinden biri olan Flormed, 1 yıl önce açılmış.
Merkezin pratisyen estetik hekimi Tarkan Kalaycıoğlu, 1 yılda 420 hasta kabul ettiklerini söylüyor:
“Karadeniz erkeği buralara gelmezdi eskiden… Son 10 yılda onlar da güzelliğine düşkün hale geldi. Eskiden istenmeyen tüyleri aldırmaya daha çok bayanlar gelirken, şimdi 25-40 yaş arası erkekler de çoğaldı. Plajda, havuzda kıllı vücudundan utandığı için gelip boyun altı kıllarını aldıranlar var”.
Daha da ilginci bu salgının taşraya kadar yayılması…
Geçen ay Beşikdüzü ilçesinde bir güzellik merkezi açıldı.
Ruslar gitti, ama “Ruslaşma çabasında” bazı kadın ve erkekler bıraktı geride…
Herkes öyle değil elbet… Bütün bu hengamede bazı gerçek aşk hikâyeleri de yaşandı, yabancı gelinlerle mutlu evlilikler yapanlar da oldu. Ve onlardan melez, yepyeni bir Karadenizli nesil doğdu.
TRABZON EMNİYET MÜDÜR YARDIMCISI İBRAHİM AZCAN:
Faturayı henüz bilmiyoruz
İbrahim Azcan Trabzon Emniyet Müdür Yardımcısı. Son yıllarda gördüğüm en sempatik polis… Olaylara polisiye gözle değil, sosyolog gözlüğüyle bakıyor. İki kitabı var. Yabancı uyruklu hayat kadınlarıyla konuşarak ve kendi gözlemlerini ekleyerek yazdığı “Nataşa” kitabı da piyasaya çıkmak üzere.
Karadeniz’de “Nataşa” işi bitmiş görünüyor. Nasıl oldu bu?
Evet, 90′larla erimeye başladı. Trabzon bir liman şehri, Rusya’ya açılan kapı. Bir dönem haftada 5 geminin kalktığını, cafe’lerin kadın kaynadığını bilirim. 90′larda otel patlaması oldu. Şimdi azaldı. Ama bu, polis sayesinde olmadı. Bir şekilde kanıksandı, doydu toplum ve inişe geçti.
Ne tortu kaldı?
Sosyal tahribat büyük oldu. Boşanmalar arttı. Aile dışı çocuklar doğdu. Ama öte yandan da kadın erkeğin, erkek de eşinin değerini anladı. Bir sosyal dönüşüm oluştu. O anlamda hem ilerleme, hem gerileme yarattı.
Nataşa’lardan sonra çocuk istismarı, tecavüz azaldı deniyor?
Katılmıyorum. Öyle olsa Rusya’da bunların hiç olmaması lazım. Oysa Rusya çocuk istismarının hoyratça yaşandığı ülkelerden biri. Bu olaylardaki azalma belki de eğitim seviyesinin yükselmesindendir.
Bir dönem polis göz mü yumdu olup bitene?
Yasalara göre bir erkeğin bir kadınla para karşılığı cinsel ilişkisi suç değil. Otele girip almaya yetkim yok. Ancak insan ticaretine yönelik organize fuhuş varsa, kadın vizesiz ya da hastaysa adli suç ve müdahale hakkı doğar. Onları da alıp sınır dışı ediyoruz, insan simsarları ismini değiştirip yeni pasaportla tekrar yolluyor.
Ne kadar para döndü?
Ciddi para akımı oldu. Erzurum’dan, Ağrı’dan müşteriler geldi. Konuştuğum Nataşa’lardan biri günde 3-5 kişiyle birlikte olduğunu söylemişti. Ayda ülkesine 2 bin dolar gönderiyordu. 1000 Nataşa’nın çalıştığı bir ilde ayda en az 2 milyon dolar yurtdışına çıkmıştır.
Nasıl insanlardı konuştuğunuz “Nataşalar”?
Çoğu kültürlü, ama hayat hikayeleri hep pürüzlü kadınlar. Ekonomik refah ve kurtuluş arıyor, mecburiyetten yapıyorlar. Birlikte oldukları erkeklerle ciddi kültürel farklılıkları var. Bazısı son derece inançlı… Erkek namaz kılmadan yatmayı kabul etmeyenleri bile var.
Ya Karadeniz kadını?
Hem olumlu hem olumsuz etkilendi. Çoğu erkeğini sahiplendi, ama boşanmalar da çok arttı. Faturayı henüz bilmiyoruz. Üniversite araştırmalı.
Çözüm ne?
Bu, arz talep meselesi. Bu talep varoldukça baş etmek çok güç. Polisiye tedbirle olmaz.
Nataşa’lar için ne yapılmalı?
Patronları “Biz polisle işbirliği içindeyiz. İhbar edersen yanarsın” diyor. Kadınları köle gibi çalıştırıyor. Biz de yakaladığımızı nezarethaneye koyuyoruz. Oysa psikolojik desteğe, güvenliğe ihtiyaçları var. İnsan ticareti mağduru bu kadınlara sosyal, ekonomik, insani yönden yardım etmemiz lazım. Devletin değil, sivil örgütlerin yönettiği, kendi uyruklarından olanların çalıştığı kadın sığınma evleri kurulmalı.
AVUKAT SİBEL SUİÇMEZ
Nataşa olayı 2. Çernobil’di
Nataşa olayı Karadeniz’e neye mal oldu?
4 boyutlu sosyolojik bir olay yaşandı. Erkek, 2 kadın ve çocuklar açısından. Bu da bir başka Çernobil’di. Kadınlar psikolojik travma geçirdi. Hala ilaç kullanıyorlar, ama konuşmuyorlar. Zaten çoğunun erkeği gurbetteydi, fazla beraber olmazlardı. Gizli bir kabulleniş vardı, ama ilk kez 2. kadın gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Bazı erkekler yabancı kadını alıp eve getirdi, yatağında yatırdı. Karısı, çocuklarla yan odadan dinlemek zorunda kaldı. Ne yapabilirdi ki?.. Çoğu kabullendi.
Size başvuranlar olmadı mı?
“Ne yapabilirim?” diye geliyor. Erkeği eleştiremiyor. Bir kısmı yanlış hedef seçip kadınlarla mücadeleye girişiyor. Bir kısmı, “Herhalde bizim bir eksiğimiz vardı da erkekler gitti” diye onlara benzemeye çalışıyor. Bir dönem Trabzon’da bütün kadınlar sarışın olmuştu. Gün boyu tarlada çalışan kadın mis kokup bütün gün oturan kocasına hizmet etmeyi denedi. Herkes işin arz bölümüyle ilgiliydi. Talep edenler erkekler yine sıyırdı. Oysa asıl erkeğin ahlaki davranışı tartışılmalıydı. Hoş, belki erkeklerin de farklı öyküsü vardı.
Çocuklar?
Sağlıksız bir yeni nesil oluştu. Parçalanmış ailelerin çocukları ortada kaldı. Yabancıların gelmesi yerli fuhuşu da tetikledi. Üniversitede bazı kızların eskortluk yaptığı yazıldı. Poliste dokuz yaşında çocuklar kayıtlı fuhuştan.
Son 10 yılda 40 bin yabancı kadın Türklerle evlendi
Karadeniz’in yabancı gelinleri
Duvar yıkılınca Türkiye’de yabancı gelin patlaması yaşandı. Bugün her 10 yabancı gelinden 1′i Rus… Bunların bir kısmı çalışma ya da oturma izni alabilmek için yapılan danışıklı evlilikler… Ama bir de “aşk evlilikleri” var. Ki onların meyvelerinden, Karadeniz’de melez yeni bir nesil doğuyor
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Türkiye’ye geldiğinde Odalar Birliği’nde bir toplantı yapıldı. Burada konuşan Şarık Tara, Rusya’da ENKA’nın 15 bin Türk işçisi olduğunu söyledi. Bunların çoğunun Rus kadınlarla evli olduğunu belirtti. “Akraba sayılırız” dedi.
Ardından Putin aldı sözü… Tara’ya hak verdi:
“Hısımdık, şimdi de akraba oluyoruz. Ama hep kız veren biziz. Artık biz de Türkiye’ye çok geliyoruz. Bizimkiler de Türk kızlarıyla evlenecek. Şu akrabalığı çift taraflı yapalım.”
40 bin yabancı gelin
Putin’in yakındığı kadar var.
İçişleri Bakanlığı verilerine göre son 10 yılda Türk erkekleriyle evlenen yabancı kadınların sayısı 40 bini aştı.
Bu 40 binin 15 binini eski Sovyet cumhuriyetlerinden gelenler oluşturuyor.
Her 10 gelinden 1′i Rus…
2001′de sadece Trabzon’da yabancılarla 80 evlilik yapılmış. Çoğu Rus ve Gürcü gelinlerle… Bu sayı geçen yıl yarı yarıya azalmış. Azalmanın nedeni, vatandaşlık almak amacıyla yapılan “hülle evlilik”lerin cazibesini kaybetmesi… Çünkü yeni yasa ile, Türklerle evlenenlerin Türk vatandaşlığına alınması için en az 3 yıl bekleme koşulu getirildi. “Danışıklı evlilikler” bitti.
Geriye “aşk evlilikleri” kaldı.
Ki onlar, Karadeniz’in çehresini değiştirdi.
Melez yeni nesil
Trabzon Atatürk alanında durup biraz çevreye bakarsanız uzun boylu, uzun etekli, uzun bacaklı, başı bağlı sarışın, güzel gözlü kadınlar göreceksiniz.
Onlar, Trabzon’un yeni gelinleri…
Şu ya da bu amaçla Karadeniz’e gelip, “bir Türk’e gönül verip” yerleşmiş kadınlar…
Başlarının bağlı oluşu muhafazakârlıklarından çok, “Ben o bildiğiniz diğerlerinden değilim” mesajı vermek için…
Genellikle yalnız gezmiyorlar; yanlarında kendileri gibi bir yabancı gelin oluyor.
Ve pusetlerinde yeni melez nesli taşıyorlar:
Annelerinin teniyle gözlerini, babalarının kanıyla bakışlarını taşıyan, Türkçe ve Rusça konuşan yeni “Karadeniz harmanı” çocuklar…
İkna çabası
Karadeniz’i gezerken bu evliliklerle de ilgilendik. Evli çiftlerle görüşmek istedik. Ama çoğu ortaya çıkıp konuşmaktan çekindi.
“Nataşa” imajının toplumda yaratabileceği önyargılardan endişeleniyorlardı. Kiminin ailesi hâlâ durumu benimsememişti.
Anlaşılan “yabancı gelin gerçeği” hâlâ tam olarak kabullenilmemişti.
Ancak Hopa’da iki aile, büyük cesaret ve şevkle açtı bize evini…
Karadeniz’in geleceğine damgasını vurabilecek yeni birlikteliklerin içyüzünü anlattılar.
Bugünlerde birçok evde yaşanan manzaranın da örneklerini verdiler.
Yakında Akdeniz’de benzer öyküler dinlemeye, hatta -Putin’in dilediği gibi- “Rus damat”lar ağırlamaya hazır olun.
Tiflis’ten Gürcü Nino, Çeboğlu Ailesi’ne gelin gitti
Gözleriyle anlaştılar
Her şey Sarp kapısının açılmasıyla başladı.
Yıllar yılı aynı denizin karşılıklı sahillerinden birbirini kuşkuyla gözleyen komşular, bu kapıdan geçip meraklı gözlerle etrafı süzdü.
Çeboğlu ailesinin serüveni de böyle başladı. Ailenin tek çocuğu 17 yaşındaki Murat, 1989′da ilk Türk talebe grubuyla tahsil için Tiflis’e gitmişti.
Ne onun daha önce bir Gürcü arkadaşı olmuştu, ne de Gürcü arkadaşları bir Türk görmüştü.
Merakla birbirlerine yaklaştılar.
Yaklaşanlardan biri de Nino’ydu.
Murat 2 yıl sonra yaz tatilinde memlekete döndüğünde sırtında bir gitar, cebinde bir fotoğraf vardı:
Nino’nun fotoğrafı….
“Bu kızla evleneceğim” dedi annesine…
“O zaman oradan buraya çok değişik insanlar geliyordu” diyor annesi Beyhan Hanım… Kuşkulanmış ister istemez… Ama kendisi de Laz’la evli bir Boşnak ve 19 yaşında anne olmuş bir kadın olarak sevgiye inancı sonsuzmuş:
“İyi anlaşıyor musunuz?” diye sormuş, “Evet” yanıtını alınca kuşkuları dağılmış.
‘Yapamazsın orada’
Aynı kuşkular “suyun öte yanı”nda da vardı tabii…
19 yaşındaki Nino’nun annesi “Sen nasıl bir ülkeye gittiğini biliyor musun? Yapamazsın orada” demişti.
Din meselesinden kaygılıydılar. Daha önce günübirlik Rize’ye gelmişler, pazarı gezmişler, çarşaflı kadınlar görüp ürkmüşlerdi. Nino şöyle anlatıyor:
“Biz 4 kız kardeşiz. Tiyatro, opera, kütüphane ile büyüdük. Ne örtünmeyi biliriz, ne diskoda eğlenmeyi… ‘Bunlara hazır mısın?’ dedi annem… Murat’a güveniyordum. Her şeyin üstesinden gelebileceğimi söyledim.”
İki aile buluştuğunda geleneklerin aynı olduğunu gördü. Yüzük taktılar, nişan yaptılar.
Nino hiç Türkçe bilmiyordu, gözleriyle anlaştılar.
Her şey iyi hoştu ama, çevre?.. Çevre ne diyecekti?
Nino’nun kayınvalidesi Beyhan Hanım başta bu tedirginliği yaşadığını söylüyor, “Konu komşuya ters geldi” diyor.
Üstelik Nino, “Bana din konusunda baskı yapmayın” diye şart koşmuştu. Yani Müslüman olmaya niyeti de yoktu.
Ama sorun olmadı.
1996′da okul bitip de iki genç, mühendis çıkınca evlendiler.
Nino kilisede mum dikerken kayınvalidesi de yanındaydı. Sonra o, gelinini camiye götürdü. Gelin, Ramazan’da kaynananın iftar sofrasını kurdu. Ve evlilik kısa zamanda oturdu.
Oğlan melez
Nino, bugün sevgiyle sarıldığı kayınvalidesi ile konuşarak ve bol bol gazete, kitap okuyarak 1 yılda öğrendi Türkçeyi…
1997′de Hopa Park Denizcilik Liman İşletmeleri’nde tercüman olarak çalışmaya başladı.
O yıl doğan oğulları Saner’e babaannesi baktı.
Bugün Nino bütün Hopa’nın gözbebeği… Harika Türkçe konuşuyor. Kimin başı dara düşse yetişiyor. Gürcü şoförlerden, turistlere kadar herkesle uğraşıyor.
Evde Türkçe konuşulsa da oğluna Gürcüce öğretiyor.
Saner renkli gözleri, açık teni ile annesinin kopyası…
Açılan bir sınır kapısından, iki komşunun yakınlaşmasından doğan ilk kuşağın meyvesi…
Nino Çeboğlu:
Ters bir bakış bile olmadı
“Doğrusu başta tatsız bir muamele görürüm diye çok korkuyordum. 10 senedir buradayım. Kesinlikle ters bir bakış bile olmadı. Çok sıcak karşılandım. Hiç zorlanmadım uyum sağlamakta… Çünkü Gürcü kültürü buranın kültürüne çok yakın… Orada babaannemle birlikte yaşıyordum, burada da kayınvalidemle bir aradayız. Çok mükemmel bir insan… Tepkilere rağmen bize kucak açtı. Çok destek oldu. O büyütüyor oğlumu…
Hopa’da 10-15 yabancı gelin var. Ukraynalı, Gürcü gelinler… Arada onlarla da görüşüyoruz. Tabii dramlar da oldu. Danışıklı evlenenler, 2 çocukla dönen gelinler oldu. Kamuoyu çoğunu yanlış tanıdı; buraya bavul ticaretine gelen kadınlar çok kültürlüdürler. En az 2 dil bilirler. Biz 4 kız kardeşiz, 4′ümüz de piyano çalıyorduk. Ama ne yazık ki devleti bitirdik. Özel teşebbüs de olmadı. Arada kaldık, her şeyimiz vardı, yoksulluğa düştük.
Tek sorun burada sosyal yaşantının zayıf olması… Elbette operayı, tiyatroyu özlüyorum, ama evde mutluyum. Fırsat buldukça Tiflis’e gidiyoruz. Hopa’dan 400 kilometre, 6 saatlik yol…
Başta endişeli olan ailem de rahatladı. Çok sık gelip gidiyorlar. Murat en sevdikleri damatları şimdi… Ailenin oğlu oldu. Bu sayede Türkiye-Gürcistan ilişkileri de ısındı, önyargılar eridi.”
Aile, Olga’yı tek bir şartla kabul etti
‘Müslüman olursa kabul’
Onlarınki de yıldırım aşkı…
Olga 5 yıl önce Türkiye’yi merak edip Hopa’ya tatile gelmiş.
Daha taksiden inip Papila Otel’e girerken resepsiyonda görevli 26 yaşındaki Levent Özer’i görmüş.
Tanışıp âşık olmuşlar.
Olga hukuk mezunuymuş, avukatlık stajı yapıyormuş.
Levent, lise 3′ten terk etmiş okulu…
Biri hiç Türkçe bilmiyormuş, diğeri çat pat Rusça konuşuyormuş. Gönül diliyle anlaşmışlar.
Olga dönünce 1 sene ayrı kalmışlar; dayanamamışlar.
Evlenmeye karar verince çevrenin aşırı tepkisiyle karşılaşmışlar.
Levent’in ailesi başka bir gelin düşünüyormuş. Bütün sülale vazgeçirmeye çalışmış. Ama inat etmiş Levent…
Bakmış ikna olmuyorlar, Olga’yı Basköy’e dedesinin yanına kaçırmış. Eski kuşak, gönül işine daha sıcak bakarmış.
Dede araya girmiş. Levent’in babasını arayıp kısmete mani olmamasını istemiş.
“Gelsinler” demiş baba…
Gidip el öpmüşler.
“Müslüman olursa kabul” demiş baba…
Hemen Müslüman olmuş Olga…
“Bütün sülale karşıydı, şimdi hepsi benden çok seviyor gelinlerini…” diyor Levent…
O limanda çay ocağı işletiyor. Olga evde Levent’in ailesiyle yaşıyor, çocuk büyütüyor.
2,5 yaşındaki Kenan, teniyle annesine, bakışlarıyla babasına benziyor. Açık teni dik bakışlarla “yeni kuşak Karadeniz uşağı”nın eşsiz bir örneğini simgeliyor.
Olga Özer:
‘İlk başta zorlandım, sonra alıştım’
“Levent çok âşıktı bana… Gözüm hiçbir şey görmüyordu.
Ailemin hoşuna gitmedi tabii… İtiraz ettiler, ama ‘Seviyorsan git dene’ dediler.
Hiç endişelenmedim gelirken… Ama gelenek göreneklere alışmakta zorlandım. Âdetler, yemek, giyim, oturuş kalkış, saygı hepsi farklı burada… Dili öğrenmekte de çok zorlandım.
Başta ortam kötüydü, istediğim gibi gezip dolaşamıyordum. Artık benimsediler. Yine de çalışmıyorum, evde oğlumu büyütüyorum.
O bir melez: Tipi bana benziyor, huyu babaya…”